13 Temmuz 2017 Perşembe

Dolaptaki Kelime "Lukata"


Lukata


Evin dedesi, bulunduğum kitaba son defa bakmış, evladını öpüp koklar gibi bağrına basmış. Bir gün seni okuyacak bir nesil elbet gelecektir.’ diye besmele ile, gömmeli dolaba usulca beni bırakmıştı.

İçinde bulunduğum gömmeli dolabın kapağını evin en küçük çocuğu açmak üzereydi. Annesi ‘Yaramazlık yapmadan duramazsın bir beş dakika değil mi?’ cümlesiyle çocuğu, dolabın önünden yere indirdi. Ne kadar da yaklaşmıştı bana. Belki hırpalayacaktı, yırtacak, karalayacaktı ama yıllar sonra gün yüzü görecektim.




Dolabın iki kapağı, ardında tahtadan çevirmeli bir kilidi vardı. Evin en dokunulmaz yerinde ikamet ediyordum. Makus talihim, mekanım, hapsedildiğim yer dededen kalma bir evdeydi. Evin en küçük ama aynı zamanda en yaramazı beni bulur, diye de umutla geçirdim günleri.


1928 yılından beri tek hücreli bir dolaba hapse mahkum edilmek beni içten içe bitiriyordu. Kağıdımın metaneti iyiden iyi azalmış, sayfam kurtçuklara yem edilmiş, göz göre göre ölüyordum. Ama umutluydum, Hazreti Yusuf misali zindanlara atılsam da her şeyi Allah’tan bekliyordum.


Evin annesi bir taraftan ev ile meşgul olurken çocuklarını terbiye ve ilim hususunda eğitmeyi de ihmal etmiyordu. Evin ortanca oğlu yaramazdı biraz. Annesinden babasında izin almadan sağda solda gezer, türlü yaramazlıkla meşgul olurdu. Ama benim için bir fırsattı bu. Çünkü, bu yaramazlık sayesinde evin annesi tarafında telaffuz ediliyordum. Annesi oğlunun kendini kaybedecek şekilde çok gezmesi ve bir iş yapmamasından dolayı “Lokata lokata gezme ortalıkta” derdi. Tabi ‘lukata’ yerine ‘lokata’ demesi beni üzse de bu şekilde ara sıra ismimin geçmesi karanlık dolapta bir muştu gibi geliyordu bana. “Sabret daha ölmemişim, beni bilenler var daha.” diye kendi kendime moral veriyordum.


Yıllar yılı kovaladı. Yaprak yeşile sonra sarıya boyandı. Su buharlaştı, yağmurdan kara döndü. Duvardaki takvimden yapraklar, bir bir koparılıp her akşam okundu. Kayıp bir neslin kayıp bir kelimesi olmak istemiyordum. Ben sadece bu kelimelerden bir tanesiydim. Çoğu kelimenin sürgününe şahit olmak mecburiyetinde bırakılmıştım.


O gece, harflerin değiştirilmesi ile binlerce kitap ölüme mahkum edilmişti. 13. yüzyıldan itibaren yazılan Türkçe eserler, 700 yıllık gelenek inkıtaya uğratılmış, benim gibi nice kelimeler sadeleştirme, özdeşleştirme hareketi ile sürgüne gönderilmişti. Tarihte ne dolaplar çevrilmişti. Evin dedesi, bulunduğum kitaba son defa bakmış, evladını öpüp koklar gibi bağrına basmış ‘Bir gün seni okuyacak bir nesil elbet gelecektir.’ diye besmele ile, gömmeli dolaba usulca beni bırakmıştı. Tek hücreli gömmeli dolapta hep düşündüm “Acaba tarih sahnesinde böyle bir devir daha gelecek, geçecek mi?” Sabrı tesbih, kelimeleri dua yapıp, cümleleri niyaz edip dilimi sukuta yaslayıp bekledim.


Evin dedesi mekanını kabre taşıdı. Baba da torun sahibi oldu. Ortanca çocuk, baba olduğunda kendisi gibi yaramaz bir oğlu ortalıkta cirit atmaya başladı. En küçük çocuğu ise kütüphanelerin tozlu raflarını silecek ilmin peşinden gitti. Ev ise bakımsız kalmış, kedi ve farelerin muharebe meydanı olmuştu.


Günlerden bir gün, yani üç kuşak sonra, bulunduğum mahallede “kentsel dönüşüm” adı altında evin yıkılma kararı geldi. Tarihî bir ev olmasa da tarihe şahitlik etmiş bir evdi. Ahşabın insanı ferahlatan kokusu, evin yazın serinliği burada cildimi bozmamıştı. Hemen yanı başımdaki ambar eskisi gibi buğday ile dolmuyordu. Sedirlerdeki çiviler paslanmış, örümcekler yer yer ağlarını tavandaki köşelere örmüştü.


Kapılar, asırları aralar gibi ardına kadar gıcırdayarak açıldı. Ayak seslerini, kapının

kenarında duran baston yere düşerek tamamladı. Sesler nezaretinde heyecanla bekliyordum kapağın ardında. Bir el uzanacaktı ve beni bu tozlu raflardan çekip alacaktı.


Mevzu şöyle gelişmiş. “Dedenin torunlarından biri yolda bir eşya bulmuş. Çocuk aklınca bunu ne yapacağını bilememiş. Babasına sormuş, babası da ilim avcısı kardeşine durumu arz etmiş. Ancak ilim avcısı kardeşin meseleye cevap verecek kitabı yanında değilmiş. Evin ninesi ‘Dedenizin, gömmeli dolapta kitapları var. Böyle meseleler için lukata hükmü uygulamak lazım derdi. Belki onlar arasında bu meseleye temas etmiş kitaplar da vardır’ diye gömmeli dolaba yönlendirmiş.


Ve bir kelime olarak, bir el sayesinde lügat sahnesine adım atmıştım. Üzerimde Kudurî Şerif yazıyordu. Musannıfı Ahmet bin Muhammed bin Kudûri el-Bağdadî Hazretleri idi. İlim avcısı, Kitâbü’l Lukata bahsini açtı, Arapça olduğu için hızlıca Türkçeye tercüme etti. Hemen yanımda bulunan Büyük İslam İlmihali’nde kerahiyyet ve istihsan kısmında izimi sürdü. Ve manamı, hükmümü söyledi:


“Bir yerde bulunup sâhibi bilinmeyen bir mala ‘lukata’ denir. Bunu o yerden alıp kaldırmaya ‘iltikat’, kaldıran kimseye de ‘mültekıt’ denilir. Lukataları alıp sahiplenmek de haramdır, bu gasb sayılır.


Bir kimse, bir yerde bir miktar para veya eşyâ bulsa, bunu sahibine vermek üzere başkalarını şâhid tutarak alabilir. Sonra bunu münâsip bir sûretle ilân eder ve lukatanın kıymetine göre münâsip bir müddet bekler. Sâhibi çıkar ve sâhip olduğunu da ispat ederse teslîm eder. Çıkmaz ise onu sadaka olarak verir.”


Küçüklüğünde merak ettiği, ancak açamadığı gömmeli dolabı neredeyse yarım asır sonra açmanın tebessümünü taşıyordu. Ben ise bir kelime unutturulunca bir hükmün de zamanla unutulmaya yüz tuttuğunun bariz bir misaliydim.





İnsan Ve Hayat Dergisi



2 yorum: