28 Şubat 2017 Salı

Tevbe




Bir haberde Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kul, "Ben cehennem ateşinden korkuyorum" demesine rağmen, kendisini günahlardan uzak tutmuyor ise, o kişi Allah indinde yalancıdır ve tövbe etmiş değildir. Kul, "Ben cennete kavuşmayı çok arzuluyorum" demesine rağmen onu kazanacak ameller etmezse, yalancıdır ve tövbe etmiş de değildir. Bir kul, "Ben Resulullah'ı (s.a.v.) seviyorum" demesine rağmen onun sünnetine uymuyorsa, o yalancıdır ve tövbe etmiş değildir. Çünkü tövbe eden kimse, Allah'ın ve Resulü'nün habibidir. Kur'an-ı Kerim'de buyurulduğu üzere;

"Şunu iyi bilin ki, Allah tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever." (Bakara 222)


Dürretül Vâizin
Osman Hopavi

Karaca Yayınevi



27 Şubat 2017 Pazartesi

Yoğurt



Nasreddin Hoca, bir yolculukta, arkadaşıyla beraber bir kase yoğurt almış. Tam kaşıklamaya başlayacakları sırada, arkadaşı kaseyi ortadan işaretleyip "Ben kendi hisseme şeker dökece­ğim!" demiş. Hoca da, "Canım yoğurt, sıvıdır. Bir par­ça tadı, benim tarafa da gelir. Acayip bir şey olur. Bari her tarafına dök de ağız tadıyla yiyelim" cevâbını ver­miş. Adam, "Şekerim az, hem sana vermeye mecbur değilim." diye konuşunca hoca kızıp hemen elini da­ğarcığına uzatmış, zeytinyağı şişesini çıkarıp hemen dökmeye teşebbüs etmiş. Arkadaşı, "Yahu ne yapıyor­sun, hiç yoğurda zeytinyağı katılır mı?" deyince, hoca, "Sen ne karışıyorsun? Ben kendi hisseme dökeceğim. Keyfimin kâhyası mısın? Sen kendi payına karış!" de­miş. Adam, "Yoğurt gibi bir sıvının yanına dökülen her tarafına karışmaz mı?" deyince hoca merhum:

- Öyleyse halt etme! Dök şekeri ortaya, demiş.





Tebessüm Ve Tefekkür
Dursun Gürlek

Kubbealtı


26 Şubat 2017 Pazar

Secde



Bir haberde şöyle denilmiştir:

"Kıyamet koptuktan sonra Allah Teala bütün mahlûkatı kabirlerinden diriltir. Melekler müminlerin kabirlerine gelerek onların başındaki toprakları silerler. Ancak secde yerleri olan alınlarındaki toprakları silemezler. Onlar ne kadar uğraşsalar alınlarındaki toprak gitmez. Daha sonra Allah (c.c.) onlara şöyle seslenir:

- "Ey meleklerim! Onlar kabir toprakları değil, namaz kıldıkları yerlerin toprağıdır. Onları oldukları gibi bırakın ki, Sırat Köprüsü'nü geçip cennete girsinler. Onları oldukları gibi alınları toz topraklı bırakın ki, onlara bakanlar benim hizmetkârlarım ve kullarım olduklarını anlasınlar."



Dürretül Vâizin
Osman Hopavi

Karaca Yayınevi


24 Şubat 2017 Cuma

Beş Şey




Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

"Allah celle celalühü bir kimseye beş şeyi vermişse, ona beş şeyi hazırlar:

* Şükretmeyi vermiş (nasib etmiş)se, ona verdiklerini artırmayı hazırlar.

* Dua etme (imkanı) vermiş (nasib etmiş)se, onun duasının kabulünü hazırlar.

* İstiğfar etme (imkanı) vermiş (nasib etmiş)se, onun affedilmesini hazırlar.

* Tevbe etme (imkanı) vermiş (nasib etmiş)se, onun tevbesinin kabul edilmesini hazırlar.

* Sadaka vermeyi nasip etmişse, o sadakanın kabulünü hazırlar."



Münebbihât (Cennet Yolunun İşaretleri)
İbn-i Hacer-i Askalânî

Tercüme: Ali Eren
Yâsin Yayınevi


23 Şubat 2017 Perşembe

Lekadcaae Ve Salevat (Hikâye)


Rivayet olundu:

Ebû Bekir bin Mücâhid el-Mükriu (r.h.) hazretlerine Ebû Bekir Şiblî (k.s.) hazretleri geldi.
Onun mescidinde yanına girdi. Ebû Bekir bin Mücâhid hazretleri, Ebû Bekir Şiblî hazretlerini karşılamak için ayağa kalktı. İbni Mücâhidin ashabı ikisinin hadisesinden dolayı konuştular ve kendisine sordular:

-"Vezîr Ali bin İsa buraya geldiğinde sen (onun gelişinden dolayı) niçin ayağa kalkmadın da Şiblî (k.s.) hazretleri gelince ayağa kalkıp onu ayakta karşıladın?" dediler. Ebû Bekir bin Mücâhid el-Mukriu hazretleri:

-"Ben, Resûlüllah (s.a.v.) hazretlerinin ta'zim ettiği kişiye neden ayağa kalmıyayım ki? Ben Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini rüyamda gördüm bana;                                          
-"Ey Ebâ Bekir! Yarın olduğunda cennet ehlinden bir adam senin yanına gelecek! O kişi geldiğinde ona ikramda bulun!" buyurdu.

İbni Mücâhid buyurdular:
-"Bundan iki gece geçtikten sonra, ben Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini yine rüyamda gördüm.
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bana:
-"Sen cennet ehlinden bir adama ikramda bulunduğun gibi, Allâhü Teâlâ hazretleri de sana ikramda bulunsun!" diye dua etti...

Ben sordum:
-"Ya Resûlallah (s.a.v.)! Şiblî hangi ameliyle senin yanında böyle bir derece kazandı?" dedim.
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri:
-"Bu adam (İmam Şiblî) her beş vakit namaz kıldığında namazdan sonra benim üzerime salavât okuyor ve her namazın ardında da;

Âyet: Tevbe suresi 128-129

Âyet-i kerimesini okuyor... Ve bunu tam seksen senedir okuyor... Böyle yapana ikram etmiyeyim mi?"



Rûhu'l Beyan Tefsiri
İsmail Hakkı Bursevi





22 Şubat 2017 Çarşamba

Atasözlerinin Hikâyeleri



Ana Gibi Yar, Bağdat Gibi Diyâr Olmaz


Bağdat deyince, İmam-ı Azam, Abdülkadir-i Geylânî (r.anh.) gibi âlimler yüzümüzü güldürür. Bağdat, ilim-irfan, ticaret ve kültür yurdudur, ilim ocağıdır hafızamızda. Adına, “Selam Yurdu, Emniyet Yurdu” manasına “Dârü’s-selâm” da denilmişti. İslam mimarisiyle, tam teşekküllü ilk hastanenin de kurulduğu yerdir.

Bağdat, Müslümanlara hizmet ettiği yıllarda bir ‘ana’ gibidir. Öyle ki ecdadımız “Ana gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz.” diye tarif eder. İşin aslı şudur: Ana (Ane), Bağdat yakınlarında bir “yar”, yani uçurum adıdır. Geçilmesi zor ve çetin bu yar için, “Ane gibi yar/uçurum olmaz.” diye mübalağa yapılmıştır. Uçurumu görüp geçenler Bağdat’ın güzelliğini görünce de “Bağdat gibi diyar olmaz.” şeklinde sözü itmam etmişler. Ve bu atasözü, uçurum anlatan bir yer’den şefkat kollarını açan ‘ana’ya tebdil eylemişler.




Kısmet İse Gelir Hint’ten Yemen’den, Kısmet Değilse Ne Gelir Elden

Semercilik sanatının en güzel yapıldığı yer olduğundan Semerkant’a bu ad verilir. Kervancının birinin yolu Semerkant’ın ünlü semer ustalarından birinin dükkânına düşer. O sırada dükkânda genç çırak vardır. Kervancı, Buhara’ya, oradan Hindistan ve Yemen’e kadar uzanan bir yolculuk yapacağını, develerinden birinin semeri olmadığını söyler ve çırağa:

-Bu eski semeri, yeni semer fiyatına sat. Devemin boş gitmesini istemiyorum, der.

Çırak, kârlı bir satış yaptığını düşünerek eski semeri kervancıya verir.

Meğerse ustası, kırk yıldır kazandığı paralardan artırdıklarını bu eski semerin içinde saklarmış.

Çırak, kervancının peşinden Buhara’ya kadar gider. Bir kaç ay dolaşır, geri döner.

Semer ustası, çırağını teselli etmek için şöyle söyler:

-Nasip ise gelir Hint’ten Yemen’den

Nasip değil ise, ne gelir elden!

Aradan uzun bir zaman geçer. Semerci ve çırağı dükkânda semer yaparken bir adam gelir. Çırak adamı hemen tanır. Gelen adam, eski semeri götüren kervancıdır. Kervancı, çırağa:

– Oğul, bu eski semeri alıp gittim ama aklım hep sende kaldı. Ustasının haberi olmadan çocuk bunu sattı, ya ustası gelince kızar, darılırsa, diye çok üzüldüm. Alın bu semeri bana yeni bir semer yapın, der.

İçi altın dolu eski semer olduğu gibi teslim edilir. Usta ve çırak birbirlerine bakar. Ustasının “Nasip ise gelir Hint’ten Yemen’den, nasip değilse ne gelir elden.” sözü dillerde dolanmaya başlar.





İnsan Ve Hayat


21 Şubat 2017 Salı

Kıyamet



Bize Ebu'z-Zinâd, Abdurrahmân'dan; o da Ebû Hureyre(R)'den tahdîs etti ki, Rasûlullah (S) şöyle buyurmuştur:

"Güneş batıdan doğuncaya kadar kıyamet kopmaz. Güneş batıdan doğduğu zaman, insanların hepsi onu görürler de toptan hepsi îmân ederler. İşte bu, "...Rabb'inin âyetlerinden biri geldiği gün, daha evvelden îmân etmiş veya îmânında bir hayır kazanmış olmayan hiçbir kimseye (o günkü) îmânı asla fayda vermez..." (el-En'âm: 158) olduğu zamandır. Muhakkak ki, kıyamet şübhesiz kopacaktır; öyle bir hâlde ki, alım-satım için satıcı ile müşterî aralarında kumaşlarını yaymış olacaklar da alım-satım yapamadan ve kumaşlarını da düremeden ansızın kopacaktır. Yine muhakkak kıyamet kopacaktır. Şöyle ki: Kişi sağımlı devesinin sütünü sağıp getirdiği hâlde, onu tadıp içmeden ansızın kopacaktır. Yine kıyamet şübhesiz kopacaktır, öyle bir hâlde ki, kişi su havuzunu sıvayıp tamir edecek, fakat kıyamet ansızın kopacak da havuzun suyunu kullanmak nasîb olmayacaktır. Kıyamet muhakkak kopacak; öyle bir çabuklukta ki, sizden herhangi biriniz yemek yerken, lokmasını ağzına kaldıracak, fakat kıyamet ansızın kopacak da o lokmasını yiyemeyecektir."






Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Ben bir kerre:

— Yâ Rasûlallah! Kıyamet gününde Sen'in şefaatin en ziyâde kime olacak? diye sordum.

Rasûlullah (S):

— "Yâ Ebâ Hureyre! Hadîs (bellemek) için sende gördüğüm hırsa göre, bu hadîsi senden evvel kimsenin bana sormayacağını zâten tahmin ediyordum. Kıyamet gününde halk içinde şefaatime en ziyâde mazhar olacak kimse, kalbinden ve gönlünden hâlis ve samîmî olarak 'Lâ ilahe illallâh' diyen kimsedir" buyurdu.





Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken




20 Şubat 2017 Pazartesi

Soğan


Soğan çiçeği



* Soğanın hem yeşil yaprakları ve hem de baş kısmı gıda maddesi olarak kullanılır, fakat kötü kokuludur. Hadisi Şeriflerde soğan ve sarımsağa "habis" denilmiştir. Zira haram ve pis olan şeylere "habis" denildiği gibi, tadı ve kokusu kötü olan şeylere de "habis" denilir. Soğan, sarımsak ve pırasa bunlardandır. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm: "Her kim şu kötü kokulu (habis) bitkiden (sarımsaktan) yerse, ağzının kokusu gidinceye kadar, mescidimize gelmesin!" buyurmuştur.


* Hz. Ömer (r.a.) de, uzunca bir hutbesinde: "... Ey insanlar! Sizler bugün şu iki kötü kokulu sebzeyi (soğan ve sarımsağı) yiyorsunuz! Halbuki ben, Peygamber Aleyhis-Selâm zamanında, ağzında bunların kokusu duyulan kimsenin elinden tutulup, Bakî Kabristanlığı Mevkiine kadar şehirden dışarı çıkarıldığını gördüm. Her kim bunları yiyecek olursa, pişirerek kokusunu gidersin!" demiştir.


* Pişirilmiş soğanın gıda değeri daha yüksektir. Sarılık, öksürük, nefes darlığı hastalıkları için pişirilmiş soğan gayet faydalıdır. İdrarı artırır, tabiatı yumuşatır. Kuduz olmayan köpeğin ısırdığı yere soğan suyu, tuz ve sedef otu ile macun yapılıp sürülürse, gayet faydalıdır.

* Soğan, et ile beraber yenirse, etin yağının tesirini giderir. Nitekim Hz. Muâviye de, kendisini ziyarete gelen bir heyete verdiği ziyafette, sofraya soğan da getirtmiş ve: "Soğandan yeyiniz! Zira bir kimse yabancı bir yerde soğan yerse, oranın suyu o kimseye zarar vermez" demiştir.



Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut



Akabe Kitabevi







19 Şubat 2017 Pazar

Hased




İbadetleri ifsâd ve kulu günah işlemeye sevk eder. Gerçekten o, avam ve câhil tabaka şöyle dursun, kurrâ ve âlimlerin ekserinin bile mübtelâ olduğu, tedavisi zor bir hastalıktır. Hattâ hased onları bile helak etti ve cehenneme soktu. Resûlüllah'ın (s.a.v.) şu sözünü işitmedin mi?

«Altı sınıf altı şeyden dolayı cehenneme gider: Araplar, ırkçılıkları; âmirler, zulümleri; köy ağaları, kibirleri; tacirler, hıyanetleri; köylüler, cehaletleri ve âlimler de hasedleri yüzünden.»

Alimleri cehenneme sokacak dereceye kadar varan şu meş'um belâ, kaçınılmaya lâyıktır.

Bil ki, hased beş şeyin doğmasına sebep olur:

Birincisi: İbâdetlerin fesada uğramasıdır.


Resûlullah (s.a.v.):
«Ateş odunu yakıp bitirdiği gibi hased de iyi amelleri yer, bitirir» buyurmuşlardır.


İkincisi: Ma'siyyete ve kötü olan şeyleri işlemeye sebep olur.


Vehb bin Münebbih'den rivayet edildiğine göre, o buyurmuştur:

"Hased eden kimsenin üç tane alameti vardır:

1) Yüz yüze gelince yaltaklık eder.

2) Arkadan gıybetini yapar.

3) Kıskandığı adama bir belâ gelirse sevinir."


Üçüncüsü: Faydasız olarak zahmet ve üzüntüye sebep olur. Belki bunlarla beraber günah ve ma'siyyete bile sokar.

Nitekim İbnüs-Semmâk şöyle demiştir:

«Hased edenden başka, mazluma benzeyen bir zâlim görmedim. Çünkü hased eden kimse perişanlık, hayret ve daimî bir keder içerisindedir.»


Dördüncüsü: Kalb gözü kör olur. Hattâ Allah'ın emirlerinden hiçbir şey anlayamaz.


Beşincisi: Mahrumiyet ve perişanlıktır. Artık zafere ermesi ve düşmana galip gelmesi mümkün değildir. Nitekim Hâtemül-Esâm şöyle demiştir:

«Kin tutan, kâmil bir dine sahip olamaz. Onu bunu ayıplayan âbid olamaz. Koğuculuk yapana emniyet edilmez. Hased eden kimse yardım görmez.»





Âbidler Yolu
İmam-ı Gazâlî

Çelik Yayınevi



18 Şubat 2017 Cumartesi

Sütü Bozuk



İkinci Mehmet Akif diye bilinen merhum Ali Ulvi Kurucu'nun naklettiği bir fıkra:

Hâtıralarının üçüncü cildinden öğrendiğimize gö­re, Ali Ulvi Bey, Şıh Mahmud'la birlikte Ankara'da Zekâi Hoca diye bilinen bir hoca efendiyi ziyarete gi­diyor. Adı geçen hoca, o sırada Hacı Bayram-ı Veli Câmii'nde imamlık görevinde bulunuyor. Çayhanede otururken Konyalı bir zat geliyor. Bu adam bir gün önce Hoca'nın evine gitmiş, orada yoğurt yemiş, çok beğenmiş. "Hocam, yoğurdunuz çok güzel, nereden alıyorsunuz, köyden mi geliyor?" diye sormuş. "Ha­nım evde yapıyor." cevâbını alınca, "Öyleyse hârika bir maya kullanıyorsunuz" diyerek mayadan istemiş. Tabiî ki vermişler. Aynı zat, Ali Ulvi Beyle Zekâî Ho­ca çayhanede otururken yanlarına gelmiş. "Hocam dün maya vermiştin, çaldık fakat tutmadı. Mayanız bozukmuş" diye bir cümle sarf etmiş. Hoca hemen cevâbı yetiştirmiş:

-Mayaya bâhâne bulma! Senin sütün bozuk, de­miş.



Tebessüm Ve Tefekkür
Dursun Gürlek

Kubbealtı


İnsan Vücudunun En Önemli Dört Uzvu Hakkında



(insan vücûdunun) aslını teşkil eden dört âzâya çok dikkat et.

Birincisi Göz: Bu konuda din ve dünya işlerinin merkezinin kalb olduğunu ve çok defa onun helak, meşguliyet ve fesadının gözden geldiğini bilmen kâfidir. Bunun için Hz. Alî (r.a.):
«Kim gözüne sahib olmazsa, onun yanında kalbin kıymeti yoktur» buyurmuşlardır.


İkincisi Dil: Bunda da şunları bilmen sana yeter.

Kazancın, menfaatin, çektiğin zahmetin, ibâdet ve itaat için bütün çalışmaların dilde toplanmıştır. Öyle ki, çok defa ibâdetlerin -yapmacıklık, (yalanı) süslemek, gıybet vs. ile- mahvolması, yıkılması ve bozulması onunladır. Bir söz, zahmetle yaptığın bir senelik hattâ beş-on senelik ibâdetini birden mahveder .Bundan dolayı: "Uzun müddet hapsedilmeğe dilden daha lâyık bir şey yoktur" denilmiştir.


Üçüncüsü Mide: Bu mevzuda da şunları bilmen kâfidir: Muhakkak ki senin gayen ibâdettir. Yemek ise amelin tohumu ve suyu mesabesindedir. Yemekten amel meydana gelir ve biter.


Tohum kötü olursa mahsûl iyi olmaz. Hattâ bazen kötü tohum tarlanı bozar ve artık iflah olmazsın.

Ma'rûfül-Kerhî'den bize kadar ulaşan bir haber de bu kabildendir. O, şöyle demiştir:
«Oruç tuttuğun zaman ne ile kimin yanında iftar ettiğine ve kimin yemeğini yediğine dikkat et. Nice kişiler vardır ki, yediği bir lokma ile kalbi bulunduğu durumdan çevrilir ve eski hâline bir daha dönmez. Nice lokma vardır ki, gece ibâdetinden mahrum eder. Yine nice bakışlar vardır ki, bir süre Kur'ân okumaktan alıkor. Hattâ bazen kul bir lokma yemekten dolayı bir senelik ibâdetten mahrum kalır.»

Öyle ise ey insan, kalbinde iyiliğin, ibâdet etmekte Rabbine himmetin varsa, yediğin yemeğe çokça dikkat et! Yemekte riayet edilen bu husus, helâl olması içindir.

Kalp

Dördüncüsü Kalb: Onun hakkında da şunları bilmen kâfidir:

O, bütün azaların aslıdır. Eğer onu bozarsan bütün âzâlar bozulur. Düzeltirsen bütün âzâlar da düzelir. Çünkü kalb bir ağacın gövdesi, diğer uzuvlar ise dallar mesabesindedir. Dallar gövde yardımıyla su içer, (kökü iyi olanlar) gelişir, (kötü olanlar ise) bozulur. Kalb (vücûdun) melikidir. Diğer âzâlar ise tebaa ve askerlerdir. Melik iyi olursa tebaa da iyi olur. O bozulursa tebaa da bozulur. O halde göz, dil, mide vs. gibi uzuvların doğru oluşu kalbin doğru ve ma'mur oluşuna delâlet eder. Onlarda halel ve bozukluk görürsen, bil ki o, kalbde meydana gelen bozukluktandır. Belki onun bozulması (diğerlerine nispeten) daha çoktur.


Şu halde bütün gayretini sarf ederek kalbi ıslah et ki, diğer âzâlar da bir defada düzelmek suretiyle rahata kavuşsun.



Âbidler Yolu
İmam-ı Gazâlî

Çelik Yayınevi


16 Şubat 2017 Perşembe

Yalan Rüya




Bize Sufyân ibn Uyeyne, Eyyûb'dan; o da İkrime'den; o da İbn Abbâs(R)'tan tahdîs etti ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Her kim görmediği bir ru'yayı gördüm diye iddia ve ısrar ederse (kıyamet gününde) ona iki şaîr (=arpa) dânesinin birbirine düğümlenmesi teklif ve hiçbir zaman yapamayacağı bu işle azâb olunur. 75


Her kim de bir cemiyetin duyulmasını istemedikleri yâhud bundan kaçındıkları bir haberini işitmeye çalışırsa, onun iki kulağına kıyamet gününde kurşun dökülür. Her kim de (hayât sahibi) bir suret resmederse, ona da:

— Haydi buna ruh üfle (can ver)/ diye teklif olunarak azâb olunur.
Hâlbuki o, hayât vermek kudretini hâiz değildir" 76






75- İki dânenin birbirine eklenmesi, âdeten muhal olduğundan yalana ru'yâcının azabının devamından kinaye olarak bu muhal teklif zikrolunmuştur. Ru'yâ bir uyku şuuru olduğundan ve şaîr ile şuur arasında iştikaak münâsebeti bulunduğundan, hububat arasından şaîr=arpa dânesi zikrolunmuştur.


76- Hadîste yalana ru'yâcı hakkında ağır bir ceza bildirilmiştir. Bunun sebebi yukarıda geçtiği üzere ru'yânın nübüvvetten bir cüz olması ve bu suretle bir ilâhî i'lâm bulunması itibariyle yalan ru'yâ iddiası, Allah'a karşı yalan ve bühtan olmasıdır. Bir milletin dahilî sırlarını duymaya çalışmak bir casusluk olduğundan, bu da ağır bir cürüm olup kendi cinsinden ağır bir ceza ile cezalandırılacağı bildirilmiştir. Resim hakkında gelen cezalar, şirkten sakındırmak içindir. İslâm'ın evvelinde cezalar ilâhî vahdet esâsını korumak nâmına daha şiddetli idi. Şirk rejimi yıkılıp İslâm inkılâbının temeli olan ilâhî vahdet umdesi kuruldukça, bu cezalar tedrîcî olarak hafiflemiştir.



Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


15 Şubat 2017 Çarşamba

Lüzumsuz Sözleri Konuşmanın Mahzurları


Âbidler yolu

Mubah olan sözlere gelince... Bunları konuşmakta dört tane mahzur vardır:

Birincisi: Kirâmen Kâtibin melekleri hayırsız ve faydasız şeylerle meşgul edilmiş olur.
Kişinin onlardan haya etmesi ve onlara eziyet etmemesi ne kadar doğru bir harekettir. Cenâb-ı

Hak şöyle buyurur:
"O, bir söz atmaya dursun, mutlak yanında hazır bir gözcü vardır."


İkincisi: Allah'ın huzuruna saçma sapan ve boş sözlerden ibaret bir kitap gönderilmiş olur.
O halde kul bundan sakınsın ve Allah'dan (c.c.) korksun.

Anlatıldığına göre, sâlih kişilerden biri çirkin şeyler konuşan birisine:
«Hey! Yazık sana! Rabbine gönderecek bir kitap yazıyorsun. Yazdığın şeylere iyice bak!» demiştir.


Üçüncüsü: İnsanın konuştuğu şeyler kıyamet günü şahidlerin yanında ve Allah'ın huzurunda - sözün sahibi de susuz, çıplak, aç ve cennet nimetlerinden mahrum olduğu halde - okunur.


Dördüncüsü: Konuştuğun sözden dolayı ayıplanır ve Allah'tan utanırsın. Bundan dolayı şöyle denilmiştir:
«Lüzumsuz sözleri konuşmaktan sakın. Çünkü onun hesabı uzun sürer.»





Âbidler Yolu
İmam-ı Gazâlî

Çelik Yayınevi



Nikah



Nikâh, şer'î bir tasarruftur. Şer'î tasarrufsa ancak şeriatın bildirdiği şekilde yapılır. Şu halde şer'an nikâhın bağlantısı için kadın erkeğe «SANA VARDIM», erkeğin de kadına «BEN DE SENİ ALDIM» demeleri şarttır.

Binaenaleyh, «Alıyorum», «Sana varıyorum», «Seni alırım», «Sana varırım», «Beni al», «Sen de bana gel» gibi sözlerle kat'iyen nikâh olmaz.

Yalnız tarafların biri mazi sözü ile, diğerinin müstakbele delâlet eden bir söz kullanmak suretiyle yapılan nikâhın caiz olacağını ulemamız beyan etmişlerdir. Şu halde kadın meselâ «Beni al» der, erkek de «Aldım» diyerek kabul ederse nikâh mün'akit olur.



Hanefilere göre nikâhın sıfatı 6 kısma ayrılır:

1- Erkek kadının mehir ve nafakasını vermeye muktedir, evlenmediği takdirde muhakkak zina edecekse evlenmesi farzdır.

2- Şehveti yerinde, mehir ve nafakaya muktedir, evlenmediği takdirde zina edeceğinden korkulursa evlenmesi vacip.

3- Hali mutedil, yani şehveti orta, mehir ve nafakaya muktedir ise evlenmesi sünnet.

4- Kadına eza edeceğinden korkulur, fakat eza etmemek de muhtemel ise mekruh.

5- Kadına eza edeceği muhakkak ise haram.

6- Nikâhın icaplarını yerine getiremem diye korkarsa evlenmek mubahtır.




İslamda Kadın, Tesettür, İzdivaç
Hüseyin Erdoğan

Çile Yayınları



14 Şubat 2017 Salı

Haber




"Benim meselim (benzerim) ve beni kendisiyle size Allah'ın peygamber gönderdiği şeyin meseli, ancak şu adamın benzeri gibidir ki, o, kavmine geldi de:

— Ey kavmim! Ben şurada iki gözümle ordu gördüm. (Onlar beni soydular... ben kaçtım, şimdi haber veriyorum). Görüyorsunuz, ben çıplak bir nezîrim (sizi yarının musibetinden korkutuyorum). Hemen kurtulmaya, hemen kaçmaya bakınız! der. Bu haber üzerine kavminden bir taife ona itaat eder de bütün gece vakaar ve haysiyetle yürümüş ve kaçıp kurtulmuşlardır. Kavminden bir kısmı da onu yalanlamışlar da yerlerinde kalmışlardır. Bunun üzerine sabahleyin ansızın asker onları basıp helak etmiş ve köklerini kazımıştır.

İşte bu bana itaat eden ve benim getirdiğime uyan kimse ile bana âsî olan ve benim getirmiş olduğum hakkı yalanlayan kimsenin meselidir."



Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


13 Şubat 2017 Pazartesi

“Bayan Mescid” Olur Mu?



Ne yazık ki, bugün iyice yerleşen ve hemen hemen herkes tarafından kullanılan kelimelerin başında bay ve bayan sözleri geliyor. Eskiden sâdece tuvaletlerin kapılarında rastladığımız "bay" ve "bayan"la bugün artık her yer­de karşılaşıyoruz. Camilerde bile "bayan mescid" lâfına rastlıyoruz. Üsküdar'da bir caminin kadınlar kısmı­nın kapısında böyle bir yazı gözüme ilişti. Keşke görmeseydim, "bayan mescid"le göz göze gelince nere­deyse baygınlık geçirecektim. Neden "hanımlar bölü­mü" yahut "kadınlar mescidi" değil de, "bayan mes­cid?" Haydi bu sevimsiz kelimeyi caminin kapısına monte ettin, bari doğru söylenişiyle yazsaydın olmaz mıydı? "Bayan mescidi" demek dururken, niçin mes­cide bayan diyorsun? Türkçe câhili arkadaşım, mesci­din bayanı baymayanı olur mu?

Batı taklitçiliğinde, özentide, dil ve üslûp zevksizli­ğinde o kadar ileri gittik ki, yüz yıllardan beri kullanı­lan ve âhengiyle, mûsıkîsiyle kulaklarımızı okşayan "bey", "efendi", "paşa", "hanım" kelimelerini kaldır­dık, bay ve bayan demeye başladık. Bu zevksiz sözleri sık sık kullanarak, ağzımızda sakız yaptık. Hiç "hanı­mefendi" kelimesindeki asâletle "bayan" sözündeki "yavan" anlam kıyaslanabilir mi? İstanbul Efendisine “İstanbul bayı” diyebilir miyiz? "Ali Beyciğim" sözü­nü "Ali Baycığım" veya “Bay Aliciğim” şeklinde telaf­fuz edebilir miyiz? Edersek ortaya bir ucube çıkmaz mı? "Ayşe Hanım bizi yemeğe davet etmiş" cümlesini "Bayan Ayşe bizi yemeğe çağırmış" şekline sokarsak ortaya bir garabet örneği, bir dil ve üslûp zevksizliği çıkmaz mı?


Şâirlerimiz diyor ki:

Bay ve bayan kelimelerini olur olmaz yerlerde ve rast gele kullananlara hatırlatalım. "Bay" zengin de­mektir. Halk şâiri Seyranî bir dörtlüğünde diyor ki:



Ne hikmettir şu dünyâya
Gelen ağlar, giden ağlar
Soralım yoksula baya
Aslı nedir neden ağlar.



Karacaoğlan da "bay" kelimesini, zengin anlamın­da kullanıp şöyle diyor:

Karac’oğlan der ki: Geçti ne fayda
Merhamet kalmadı, yoksulda bayda




Tebessüm Ve Tefekkür
Dursun Gürlek

Kubbealtı



Rasûlullah (S.a.v.)'a İtaat




ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bana Ebû Seleme ibnu Abdirrahman haber verdi ki, kendisi Ebû Hureyre (R)'den şöyle derken işitmiştir: Rasûlullah (S):

"Her kim bana itaat ederse, Allah'a itaat etmiştir. Her kim bana isyan ederse, Allah'a isyan etmiştir. Herkim benim emîrime itaat ederse, bana itaat etmiştir. Her kim de benim emîrime isyan ederse, bana isyan etmiştir" buyurdu.


Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


12 Şubat 2017 Pazar

Ihlamur


Ihlamur Ağacı


Yaz aylarında sarı-beyaz çiçekler açan hoş kokulu bir ağaçtır. Genellikle sahralarda yetişmekle beraber, bahçe ve bostanlarda yetişen türleri de vardır.

Ihlamur çiçekleri, yapraksız olarak küçük dalları ile birlikte toplanıp gölgede kurutulur. Ihlamurun dal ve gövde kısmının kabuğu, kökü ve gövdesinin kurutulup öğütülmüş tozu da, çiçeğinin özelliklerini taşımaktadır.


Kullanılış Şekli:

Kurutulmuş ıhlamur çiçekleri veya dalları su ile kaynatılarak içilir. Bu şekilde kullanılması Anadolu'da pek yaygındır.



Tıbbî Özellikleri:

Hoş kokulu ve rahatlatıcı bir bitki olması sebebiyle vücuda ferahlık verir, sinirleri ve göğsü yumuşatıp vücudu ısıtır ve terletir, idrarı söktürür, bağırsakları da yumuşatıp kabızlığı çözer. Isıtıcı ve terletici etkisi sebebiyle nezle ve soğuk algınlığı gibi hastalıklara karşı da faydalıdır. Ihlamur mideye iyi gelir, bel ve mafsal ağrılarını teskin eder, sindirime yardımcı olur, sinirleri yumuşatıp asabî gerginliği teskin eder, cildi güzelleştirir, deri kavlamasına karşı faydalıdır, ciltteki düzensiz lekelere, göz kapaklarında meydana gelen sertleşmelere karşı iyi gelir, dışkı yapma zorluğunu da giderir. Ihlamur tıkalı gözenekleri açar, safrayı söktürür, nefes darlığı ve akciğer iltihabı, sarılık ve siroz gibi karaciğer hastalıklarına, felç ve yüz felcine, kazıklıhumma, titreme ve kas kasılmasına karşı faydalıdır. Eğer zeytinyağı ile macun yapılır ve ağrıyan yerler bununla yağlanırsa, ağrı ve sızıyı giderir, eğer saçlara sürülürse uzatır.



Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi



11 Şubat 2017 Cumartesi

Kibrin Tarifi



Bil ki; kibir, kişinin kendisini üstün ve büyük olarak düşünmesidir. Tekebbür ise bu düşünceye uygun hareket etmektir.


Dâat: Kendisinin aşağı ve hakir olduğunu düşünmektir. «Tevazu» ise, bu düşünceye uygun hareket etmektir.


Tekebbür ve tevazu'un her birerleri, avama ve havassa ait olmak üzere ikiye ayrılırlar.

Avama mahsûs olan tevazu', binek, mesken ve giyme hususunda aşağısı ile iktifa etmektir. Avama mahsûs olan tekebbür ise bunların aşağısı ile iktifa etmemektir.

Havassa mahsus olan tevazu, gerek bayağı - gerekse şerefli, kimden gelirse gelsin, nefsi hakkı kabul etmeğe alıştırmaktır. Havassa mahsûs olan tekebbür ise hakkı kabul etmekten kaçınmaktır. Bu ise büyük bir günah ve büyük bir hatadır.


Avama mahsûs olan tevâzu'u elde etmenin çaresi:

Evvelini, âhirini ve şu anda çeşitli âfet ve pislikler içinde bulunduğunu düşünmendir. Nitekim bâzı velîler şöyle demişlerdir :

«Evvelin bir damla meni, sonun pis bir iaşe; sen ise bunların arasında bir hela durumundasın.»



Havassa mahsûs olan tevâzu'u elde etmenin çaresi:

Hakkı tecâvüz edip bâtıla dalanların uğrayacağı azabı düşünmektir.


Bunlar basiretli kimselere kâfi gelecek sözlerdir. Allah tevfîk ve hidâyet sahibidir.






Âbidler Yolu
İmam-ı Gazâlî

Çelik Yayınevi


10 Şubat 2017 Cuma

Zekât Memurluğu


Zekat memurluğu


Bize Sufyân ibn Uyeyne tahdîs etti ki, ez-Zuhrî, Urve'den işitmiştir. Bize Ebû Humeyd es-Sâidî (R) haber verip şöyle dedi: Peygamber (S) Esed oğullarından Îbnu'l-Utbiyye denilen bir adamı Suleym oğulları zekâtını toplamak üzere me'mûr ta'yîn etti. Bu adam zekât malını alıp geldiğinde:

— (Yâ Rasûlallah!) Bu sizin zekât malınızdır, bu da bana hediye verilmiştir! dedi.

Bunun üzerine Peygamber minber üstünde ayağa kalkıp bir hutbe yaptı.

Sufyân ibn Uyeyne yine şöyle dedi: Peygamber minbere çıktı da Allah'a hamd ve yakışan sıfatlarla övdü, bundan sonra şöyle buyurdu:

— "Birtakım devlet me'mûrunun hâli nedir ki, ben onu bir me'mûriyet üzerine gönderiyorum da, o akabinde geliyor ve 'Şu sizin malınızdır, şu da bana âid maldır' diyerek, kendisine bir pay ayırıyor? Bu adam (bir mal me'mûru olmayıp da) babasının yâhud anasının evinde otursaydı da o zaman kendisine hediye verilir miydi yâhud verilmez miydi baksaydı ya! Nefsim elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, zekât âmillerinden herhangibir kişi Beytu'l-mâl'den haksız olarak birşey alırsa, kıyamet gününde muhakkak o kimse çaldığı malı boynuna yüklenerek haşrolup gelecektir: Çaldığı hayvan deve ise omuzunda musîbetli develer gibi inliyerek; eğer sığır ise omuz kökünde avaz avaz bağırarak; koyun ise şiddetle feryâd ederek Arasat meydanına getirilecektir!" buyurdu.



Sonra Rasûlullah ellerini, biz O'nun koltuk altlarının kırmızıya karışık beyaz rengini görünceye kadar kaldırdı ve üç defa:

— "Yâ Rabb! Emirlerini tebliğ ettim mi? Emirlerini tebliğ ettim mi? Emirlerini tebliğ ettim mi?" diye sordu.



Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken



9 Şubat 2017 Perşembe

Kedi (Hirre,cat)


Kedi


Kedi evcil hayvanlardan olup köpek gibi değildir.
Kedinin artığı ve yaladığı kaplar da, köpeğinki gibi kabul edilmemiştir. Nitekim Hadîs-i şeriflerde: "Sizden birinin yemek kabını köpek yaladığı (veya kabın içinden su içtiği) zaman, o yemeği (veya suyu) döksün! Sonra o kabı ilk önce toprakla olmak üzere yedi defa yıkasın! Eğer bir kabı kedi yalayacak olursa (veya kaptan su içerse) bir defa yıkasın!"

"Kedi necis değildir. O sizin etrafınızda dolanıp duran evcil hayvanlardandır."

"Kedi bir kabı yaladığı zaman, o kabın temizlenmesi bir veya iki defa yıkanması iledir." buyurulmuştur.


Sahih olan görüşe göre, kedinin artığı su kullanılmaz. Kedinin artığını yemek içmek ve kullanmak mekruhtur.




Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi


8 Şubat 2017 Çarşamba

İki Yüzlülük



Bize Âsım ibnu Muhammed ibn Zeyd ibn Abdillah ibn Umer, babası Muhammed ibn Zeyd'den tahdîs etti: Birtakım insanlar İbn Umer(R)'e:

— Bizler sultânımızın huzuruna giriyoruz da onlar lehine; onların yanından dışarı çıktığımız zaman, konuşmakta olduklarımızın zıddını söylüyoruz! dediler.

İbn Umer:

— Biz bu fiili (Peygamber zamanında) münafıklık sayıyorduk, dedi.



...



Bize el-Leys, Yezîd ibn Ebî Habîb'den: o da Irak'tan tahdîs eyledi ki, Ebû Hureyre (R), Rasûlullah(S)'tan: "İnsanların en şerrlisi, ikiyüzlü olan şu kimsedir ki, şunlara bir yüzle gelir, bunlara da başka bir yüzle gelir" buyururken işitmiştir.





Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi
Ötüken



7 Şubat 2017 Salı

Bir Kölenin Hikayesi



Zavallı bir köle, bazı hayır ehline başvurarak hürriyetine kavuşturulması için efendisi yânında teşebbüse geçmelerini dilemişti. Fakat hayır sahibi aradan bir seneden fazla bir zaman geçmesine rağmen bu köleye olumlu cevap vermemişti. Sonra bir gün o zat bu köleyi yanına alıp onun efendisine gidiyorlar. Hürriyetine kavuşturulması için ondan ricada bulunuyor, adam da itiraz etmiyor ve köleyi derhal âzâd edip hürriyetine kavuşturuyor. Bu durumda köle fazlasiyle seviniyor ve yüzünde beşaret belirtileri bütün anlamıyla hissediliyordu. Sonra köle, şefaatçi zata dönüp soruyor:

- Efendi Hazretleri! Neden şefaatinizi bu kadar geciktirdiniz? Size başvurduğumda buna teşebbüs etseydiniz bir sene önce hürriyetime kavuşmuş olurdum. Yine de bu gecikmenin mükâfatı sizin terazinizde olsun, ama neden bu kadar geciktirdiğinizi bir türlü anlayamadım.

Hayır sahibi zat ona şu cevabı veriyor:

- Biz kendimiz bir işi, ameli, hayrı yapmadıkça başkasına «gel şu hayrı, bu ameli yap» demeyiz. Sen bana başvurduğunda, yanımda âzâd edecek kölem bulunmuyordu. O günden sonra bir köle satın alıp hürriyetine kavuşturmayı düşündüm ve bunun için para biriktirdim. Arzulanan miktar elimde toplanınca bir köle alıp âzâd ettim ve sonra hemen senin efendine baş vurup şefaatte bulundum. O da benim rica ve şefaatimi kabul edip seni hürriyetine kavuşturdu. Eğer köle satın alıp âzâd etmeden önce efendine başvurmuş olsaydım, şefaatimi kabul edeceğini sanmıyorum. Allah daha iyisini bilir.



Eş-Şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri

Demir Kitabevi


4 Şubat 2017 Cumartesi

1 Kelime



Bize Abdurrahmân ibnu Abdillah, yânî İbn Dînâr, babası Abdullah'tan; o da Ebû Salih'ten; o da Ebû Hureyre(R)'den tahdîs etti ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Bir kul, Allah'ın hoşnûd olduğu kelimelerden bir kelimeyi ehemmiyet vermiyerek söyler de Allah o kimseyi bu kelime sebebiyle birçok derecelere yükseltir. Bir kul da Allah'ı öfkelendirecek kelimelerden bir kelimeyi, hiç ehemmiyet vermeden söyler de, kendisi o kelime sebebiyle cehennemin içine düşer!"




Not: Bu hadîsler daimâ az konuşmayı teşvîk etmektedir. Bir söz söyleneceği zaman, onun ne ma'nâlara geleceği ve ne te'sîrler icra edeceği, zararı, faydası enine boyuna tefekkür ve tezekkür edilmelidir. Nitekim belki de Allah, kişinin dinlemesi, söylemesinin iki katı olsun diye, insanda iki kulak ile bir dil yaratmıştır.



Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


3 Şubat 2017 Cuma

"Bayan" Erkek Adı Olur Mu?




Türk kültürünün ölümsüz eseri Divân-ı Lügati’t-Türk'te ve Ebû Hayyan'ın eserinde "bay" sıfatı eski Türkçe'de zengin anlamında kullanılmaktadır. Merhum tarihçilerimizden İsmail Hâmi Dânişmend, bu konuy­la ilgili şöyle bir anekdot naklediyor: "Kanunî Sultan Süleyman'ın meşhur Kânunnâme-i Âl-i Osman'ın ikin­ci bölümünde, adam yaralamış bir suçluya verilecek para cezasından bahsedilirken bu kelime şöyle kullanı­lır. (.... uran kişi bay olup bin akçeye ya ziyâdeye gücü yetse iki yüz akçe cerime alına. Ve orta hallû olsa yüz akçe vere, çok fakir olsa elli akçe cerime vere.)"

Kaşgarlı'nın Divân-ı Lügati’t-Türk'ünde "bay" kökünden çıkmış kelimeler de vardır. Meselâ 'bayıl­mak' zenginleşmek ve 'bayıltmak' da zenginleştirmek demektir. İşte bunlarla anlaşılıyor ki bugün biz bir ha­mala yahut işçiye bile 'bay' diye söylerken zavallıya zenginlik yüklemiş olduğumuzun farkında bile değiliz.

Ayrıca 'bay' sıfatı erkeklere özgü değildir. Zengin bir kadına da 'bay' denilebilir.

“Bay gibi “bayan” da insanı kahkahalarla güldüre­cek bir ünvan taslağıdır. Bu kelime Moğolların kullan­dıkları bir erkek adıdır. 'E. Blachet'nin İntroduction â l’histoire des Mongols' adındaki eserinin 1910 Leyden baskısının 274. sayfasında Dobun Bayan isminde bir Moğol prensinden ve 315. sayfasında da Timurlenk soyundan başka bir “bayan”dan söz edilir. Hatta aynı eserin 64. sayfasında da ünlü Timur'un Bayan Ağa adındaki amca oğlunun adı vardır. İşte bütün bunlar­dan anlaşılacağı gibi “bayan” bir kadın adı yahut sıfatı değil, bir erkek adıdır.



Tebessüm Ve Tefekkür
Dursun Gürlek

Kubbealtı


2 Şubat 2017 Perşembe

Peygamber (S.A.V.) Efendimize Getirilen Salavatla Cennetteki Makamlar Neden Artar?




Şeyimden (Allah ondan razı olsun) sordum, dedim ki:

- Efendim, neden cennetteki makamlar Resûlullah (s.a.v.) Efendimize getirilen salâvat-i şerifeyle artar da tesbîh ve benzeri zikirlerle artmaz?

Şu cevabı verdi:

- Çünkü cennetin aslı Resûlüllah (S.A.V.) Efendimizin nûrundandır. Çocuk nasıl babasına içten bağlılık duyar ona müştak olursa, cennet de Resûlüllah (S.A.V.) Efendimizin nûruna öylesine müştaktır. Resûlullah anıldığında cennet bu zikri işitince âdeta çırpınıp ona doğru uçmak ister. Çünkü o nurun suyuyla sulanır.

Şeyhim bu cevabı verdikten sonra yemine iştiyak duyan bir hayvanı misal olarak verdi ve şöyle buyurdu:

Hayvan yemine çok istek duyuyor, kendisine arpa ve benzeri yem getiriliyor, bu sırada o hayvan olduğundan çok daha aç bir vaziyettedir. Yemin kokusunu alınca ona doğru sür'atle yaklaşır, yem ondan uzaklaştırılınca da peşine takılıp ulaşıncaya kadar takip eder.

Cennetin çevresinde bulunan melekler de böyledir, onlar da Resûlüllah (S.A.V.) Efendimizin zikriyle meşgul olurlar, O'na salât ü selâm getirirler. Cennet de bu zikre son derece iştiyak duyar, ona doğru yürür ve her cihette bu zikir bulunduğu için genişlemeye başlar. (İşte cennetin artması, onun böylece genişlemesi demektir).


El İbrîz
Eş-Şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri

Demir Kitabevi



1 Şubat 2017 Çarşamba

Küfür



Abdullah ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Bir adam Rasûlullah'a:

— Yâ Rasûlallah! Câhiliyet zamânında (müslümân olmadan önce) işlediğimiz günâhlardan dolayı ceza görecek miyiz? diye sordu.

Rasûlullah (S) şöyle cevâb verdi:

— "Her kim müslümânlıkta güzel hareket ederse, câhiliyet hayâtında işlediği günâh ile muaheze olunmaz. Fakat her kim müslümânlıkta (sebat etmeyip irtidâd etmek) fenalığında bulunursa (ve küfür üzere ölürse) o, hem evvelce câhiliyetteki ameliyle, hem de sonra müslümânlıktaki küfür ve irtidâdıyle muaheze olunur (ebedî cehennemde kalır)" (*)




(*) Bu şöyle demektir: Bir kâfir müslümân olur ve müslümânlıkta sebat ederse, küfür hâlinde işlediği günâhların hepsi affolunur. Sebat etmez de küfre dönüp irtidâd ederse, o kimsenin hem evvelce küfür hâlinde işlediği kötülükleriyle, hem müslümân olduktan sonra dönekliği ve mürtedliği ile yakalanıp cezalanır..
Fakat bundan sonra mürtedliğinden dönüp müslümân olursa, İmâm Ebû Hanîfe'ye göre "O küfredenlere söyle ki, eğer vazgeçerlerse geçmiş (günâhları) mağfiret olunacaktır, eğer (muharebeye) dönerlerse evvelkiler(e uygulanan) kanûn muhakkak surette devam etmiş olacaktır." (el-Enfâl: 38) âyeti gereğince o kimse, yeni baştan müslümân sayılıp, yeni baştan işlediği hayırla sevâb alır. İrtidâdı üzerine yine terkettiği namaz ve diğer ibâdetlerin kazası lâzım gelmez.
"...Kim îmânı tanımayıp kâfir olursa, herhalde bütün yaptığı boşuna gitmiştir ve o ahirette en çok ziyana uğrayanlardandır" (el-Mâide: 5) âyeti gereğince, eski ibâdetleri bâtıl olduğundan, hacc gibi vaktiyle ettiği ibâdeti yeniden îfâ etmesi lâzım gelir.


Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken