30 Nisan 2017 Pazar

Şöhret Afettir



"Tanınmak isteyen bir adam bilmiyorum ki rezil olmuş olmasın."




"Halk tarafından tanınmasını, şöhret bulmasını arzu edip seven kimse âhiretin tatlılığını bulamaz, yani âhiretin yüksek zevkine, eremez."


Bişr-i Hafî (k.s.)







Salihlerden bazısı da şöyle demiştir:

"İnsanlar yanında makam ve mevki arzuladığın halde Allah katında bir makam ve mertebeye göz dikme."





29 Nisan 2017 Cumartesi

Selam Ve Bereket



Selam

Ali Eren

Girgin Yayınları




28 Nisan 2017 Cuma

Şeytan




"Şeytan boş, sen meşgulsün. O seni görüyor, sen onu görmüyorsun. Sen onu unutuyorsun. O ise seni unutmuyor. Seni ifsâd etmek için nefsinden şeytan için yardımcılar var."


(Yahya bin Muazü'r-Râzi)







26 Nisan 2017 Çarşamba

Maddenin Manaya Yenildiği Yer; Çanakkale




Çanakkale Savaşı; gerek sebep ve sonucu itibariyle gerekse saldıran ile savunan arasındaki güç dengesizliği dikkate alınarak bugüne kadar gerektiği şekilde değerlendirilememiştir. Oysa bu savaş sadece ülkemiz ve milletimiz açısından değil, bütün doğu ve Ortadoğu milletleri açısından birçok müspet neticeleri olan bir zaferdir.

Yıllardır atalarımızın bu şanlı zaferinin sebebi oldukça basit ve sıradan bir gerekçeye dayandırıldığı için, neticesi de sıradan bir savaş neticesi gibi algılanmıştır. Hal böyle olunca, saldıranla savunan arasındaki kıyası dahi kabil olmayan güç dengesizliğine rağmen neticenin zaferle bitmesinin de analizi yapılamamış ve gelecek nesillerimizin büyük bir milli ve manevi motivasyon kaynağı, maalesef eğitim kurumlarımızda göz ardı edilmiştir.

Almanlarla harbeden Ruslara yardıma gitmek isteyen batılıların, Çanakkale Boğazı'ndan geçmek istemeleri üzerine Çanakkale Savaşı'nın yaşanmış olduğu, resmi temel yaklaşım olarak esas sebeplerden birisi hatta birincisi olarak öne sürülünce, sonuç da tabii olarak batılıların Ruslara yardımını önlemiş olma başarısı olarak zihinlerde şekillenmektedir. Bu çok basit gerekçenin sonucu da, sıradan bir savunma zaferi olarak telakki edilmesi bu resmi görüşün sonucudur ve tabiidir.

Maalesef atalarımızın şanlı Çanakkale Savunmasına bu pencereden bakan resmi tarih anlayışı sebebiyle, konjektürel kabulde de hep Kurtuluş Savaşının gerisinde bir değere oturtulmuştur. Yani sebep basite indirgenerek tali gerekçelerle sıradanlaştırılınca elbette sonuç ve sonucu etkileyen sebepler de göz ardı edilmiştir. Dolayısıyla dünya çapındaki bu muhteşem zaferimizin manevi cephesi de yeterince değerlendirilememektedir.

Bütün bunlara rağmen; günümüze kadar unutulmamış olmasının sebebi ise, yazanların aksine yaşayanların yaşadıklarını unutmamaları ve yıllarca anlatarak unutturmamalarıdır. Yani Ça­nakkale Savunması'nın bu güne kadar unutulmamış olması ve artarak hatırlanmasının sebebi aslında resmi tarih değil, yaşayan­ların yaşadıklarının millet hafızasındaki izleridir.

Silah, giyecek ve yiyecek gibi maddi donanım eksikliğinin ya­nında, devletimizin içinde bulunduğu zor ve karmaşık şartlara rağmen ve hele de karşısındaki düşman güçlerinin eksiksiz dona­nım ve ölçüsüz maddi üstünlüğüne mukabil aziz şehit ve gazile­rimizin elde ettiği mukayese kabul etmez başarıları sebep sonuç ilişkisi açısından mutlaka iyi değerlendirilmelidir.

14 Ay 6 gün süren (3 Kasım 1914- 9 Ocak 1916) Çanakkale Savunmasında güç dengeleri bakımından inanılmaz bir fark olmasına mukabil Osmanlı Devleti'ni zafere taşıyan sebeplerin başında aziz gazi ve şehitlerimizin inanılmaz gayret, cesaret ve insanüstü fedakârlıkları elbette küçümsenemez. Ve fakat atalarımızın bütün gayret ve fedakârlıklarına rağmen çaresiz kaldıkları zamanlarda yüce Mevla'nın manevi desteğinin onlara çare olduğu da unutulmamalıdır.






Bu görüşü destekleyen ve doğrulayan, gerek saldıran düşman tarafından ve gerekse savunan atalarımızın günümüze kadar ulaşan nâkilleri mevcuttur. Parça parça birçok kaynak ve basılı eserde var olan ama sayfalar arasında kaybolan bu çok önemli manevi gelişmeleri, Çanakkale Savaşlarının önemine binaen okurlarımızla paylaşmanın lüzumuna inanıyoruz.

Materyalist bir bakış açısı ile aşağıda paylaşacağımız manevi gelişmeleri anlamak çok zor fakat imkânsız değildir. Sadece peşin hükümle yaklaşmamak resmi tarih anlayışını bir süreliğine izine göndermek yetecektir. Çanakkale Savunması'nın zaferle ve hem de tarafların güç dengeleri gözetildiğinde dünya tarihinin şahit olduğu ender zaferlerden birisi olduğunu, bütün dünya da, yabancı askeri otoriteler de kabul etmektedirler.

Fakat 1914-1915 yıllarının şartları göz önünde bulundu­rulduğunda, Osmanlı'nın en zayıf ve en buhranlı döneminde, batının o güne kadar geliştirdiği en gelişmiş silah üstünlüğü ile Gelibolu Yarımadası'na saldırmış olmalarına rağmen, zafer nasıl maddi zafiyet içinde bulunan tarafa gülmüştür?

Bu soruyu savaşı kaybeden taraf yıllardır kendisine sormakta ve cevabını aramaktadır. Milletimiz de Çanakkale zaferini iyi an­layıp değerlendirmek için bu soruya cevap aramalıdır. Düz man­tıkla bakıldığında; dünyanın neresinde olursa olsun, güç, kuvvet, teknik ve maddi üstünlük, başarmanın da öncelikli amili olduğu şüphesiz kabul görürken, orada ne olmuştur da netice tam aksi yönde tecelli etmiştir?

Bu değerlendirmeyi sağlıklı yapabilmek için resmi tarihin çelişkisi olan, Çanakkale Savaşı'nın gerçek sebebinden yola çıkmak üzere, Müttefik orduların Başkumandanı Gen. Jean Hamilton'un bu savaşın sebebini nasıl değerlendirdiğine bir göz atalım:

“27Haziran 1915... Çağımızın ekonomik zaferlerinin birinci şartı, İstanbul'u Türklerden almaktır. Her ne pahasına olursa olsun alacağız. Ümit ediyorum ve inanıyorum ki; geleceğin harp okulu talebeleri, büyük bir devleti harakiri yapmaya mecbur bı­rakmak için, neden bu kıraç ve beş para etmez kayalıkların etekle­rinde sıkıştığımızı iyi değerlendirebileceklerdir. Bu kayalıklar, Osmanlı Sultanının kara kalbine hançerimizi saplayabileceğimiz en ideal yerdir. Biz de hançerimizi onun kara kalbine saplamış bulunuyoruz. Yalnız hançer, etini henüz deldi ve yarasından yeni yeni kan akmaya başladı. Biz bir metre ilerleyemesek dahi, Halife'nin canı alınıncaya kadar, onun kara kanı bu kaba akıtılacaktır...”(Gelibolu Hatıraları -1915 lan Hamilton sayfa, 210-211-212)


Görüldüğü gibi; resmi tarihin olaya konjektürel bakışının ak­sine müttefik orduların başkumandanı Çanakkale önlerine neden geldiklerini gelecek nesillerine izah etmeye çalışırken, Rusya'dan ve Rusya'ya yardım gerekliliğinden hiç söz etmemektedir. Aksine O'nun hedefi; Osmanlı'nın Başkenti İstanbul'dur. İslam'ın Halifesi ve Hilafet müessesesidir!


Sebebe şaşı bakan resmi tarih, elbette sonucu ve sonuca etki eden manevi sebepleri de hak ettiği şekilde dikkate almayacaktır...

Konu başlığımızı ve tezimizi desteklemesi bakımından, olayın manevi cephesine bizden çok vurgu yapan Bay Jean Hamilton'u dinlemeye devam edelim.

“21 Ağustos 1915... Sabaha karşı saat 04.30 idi. 11. Tümeni­mizin Türklerin ileri mevzilerini ele geçirdiği haberi geldi. Bu se­vindirici haber üzerine yeniden Karakol Dağı'na tırmandım. Bu sefer İsmailoğlu Tepe'yi hiçbir kuvvet elimizden alamazdı. Ama bu esnada durumda umulmadık bir değişme başladı! Gittikçe yo­ğunlaşan bir sis, çevreyi göz gözü görmez bir duruma getirmişti. Top, tüfek sesleri birer birer dindi ve cephe sustu! Doğa, Türkleri gizlemiş, Tanrı onları korumuştu!”(Gelibolu Hatıraları -1915 lan Hamilton Sayfa, 274)


Çanakkale Savaşı'nda yukarıdaki samimi ifadelerden de anla­şılacağı gibi, maddi sebeplerle anlatılamayacak esrarengiz olaylar vardır. Zaman zaman ve bilhassa atalarımızın çaresiz kaldıkları anda yaşanan ve bizim manevi müdahaleler olarak değerlendirdiğimiz gelişmeler maalesef son zamanlarda materyalist anlayışın dışına çıkamayanlar tarafından hurafe olarak değerlendirilmektedir.

Peki, ama ingiliz General Jean Hamilton'da mı, bizim adımıza hurafeciliği üstlenmiştir?

İşin manevi cephesi ile ilgili bizim tezimize inanılmaz malze­me veren Gen. Jean Hamilton'u dinlemeye devam edelim:

“Türklere karşı dün ve bugün korkunç mermi harcadık. Yalnız 1800 şarapnel attık. Türk kuvvetlerine 1000 ila 2000 arasında kayıp verdirildi. 20 Mayısta da Türklerin 3000 ölü bıraktıklarını ve 12.000 yaralı verdiklerini hatırlarsak, sonuç, daha iyi anlaşılır. Dünyada başka hiçbir ordu bu kadar uzun süre ayakta duramaz. Savaş gemileri, bütün güçleriyle Türk mevzilerini bombalamaya günlerdir devam etmektedir. Bir asker olarak daha ne yapılabilir? Son derece hırpalanmış Türkleri, koruyan Allahlarından ayırmak mümkün olmuyor!”
(Gelibolu Hatıraları -1915 lan Hamilton Sayfa. 176)



Bu İng. Gen. Jean Hamilton iyi ki, ülkemizde yaşamıyor. Resmi tarihin tek taraflı yoğun baskısı ile yetişmiş bazı tarihçilerimiz, maddeci mantıklarına muhalif laflar ettiği için hurafeci general diyerek onu çoktan linç ederlerdi!

Ama biz savaş esnasında tuttuğu günlüğünde tezimize destek veren maddi mantıkla açıklayamadığı hatıralarını dinlemeye devam edelim:

“Öğleden sonra saat 16.00'da bütün kuvvetlerimizin 17-30’da Kerevizdere içlerinden Alçıtepe yönünde süngü hücumuna kalkmalarını emrettim. Cepheyi dürbünümle sancak gemisinden seyrediyorum. Karşımızdaki geniş ova insanlarla doldu. Süngü parıltıları bir anda ufku baştanbaşa kapladı. Derken kıpırdanışlar dürbünümde şekillenmeye ve birer insan biçimini almaya başladı. … Birdenbire, göz açıp kapayana kadar, Kerevizdere vadisinin kuzey yamaçlarını (derenin sağ cenahı) kabaran dalgalarla, açık renk elbiseli, düzensiz birliklerle kaplandı! Haki renkli (yeşilimsi normal asker kıyafeti) elbiseler giymiş diğer yamacın sol kanadından (derenin sol cenahı) ileri atıldı. Bir anda savaş sahasına aktılar ve cephe bir sel felaketine uğramış gibiydi. Çığ gibi hatlarımızı yıkıp geçtiler. Dürbünüm gözlerimde öylece donakaldım! Ortalık sakinleştiğinde durum şuydu; Senegalli birlikler perişan, dağılmışlar ve çılgınlar gibi kaçıyorlar. Senegallileri tutmak, durdurmak mümkün olmuyor. İstanbul yine avuç­larımdan sabun köpüğü gibi kaydı gitti!..”
(Gelibolu Hatıraları -1915 lan Hamilton Sayfa. 154)


Normal bir savaş cephesinden bir safhanın anlatımının içinde İng. Gen. J. Hamilton'un ifade ettiği ama atladığı bir gerçek gizli. 11 Temmuz 1915 günü yapılan ve aylardır çok yıpranmış birliklerimizin Boğaza en hâkim stratejik bir konumdaki 217 m. rakımlı tepeyi kaybetmek üzere iken, (kaybedilseydi ertesi gün İstanbul'da olacaklardı) Kerevizdere'nin Sağ cenahında ortaya çıkan ve normal askerimizin haki renkli kıyafetinin aksine açık renkli (beyaz veya beyazın tonlarında) kıyafetleriyle cepheye ka­tılan ve düşmanı perişan eden askerler kimlerdi?..

Gen. J. Hamilton'un bir hatırası daha:

“4. Ağustos 1915 - İmroz; ... Bütün doğu Akdeniz'i saran bir bağırsak hastalığı birliklerimiz arasında salgın duruma gelir gibi. Buna kolera diyorlar. Son Balkan savaşında da İstanbul'u Bulgar istilasından bu kolera salgını kurtarmıştı.”
(Gelibolu Hatıraları -1915 lan Hamilton Sayfa. 245)


6 Ağustos 1915 sabahı düşmanın aniden ve çok büyük bir güç­le Suvla koyuna bir çıkarması daha vardır. General Hamilton’u çılgına çeviren ve ilk defa düşman komuta kademesinde büyük bir çatlak meydana gelmesine de vesile olan bu çıkarma esnasında, koca bir kolordu ve bir tümen hücuma devam etselerdi, akşam üzeri Marmara Denizi'ne varabileceklerdi. O cephede önlerinde sadece 1300 kişilik Gelibolu Jandarma Taburu vardı.

Düşman birliklerinin başındaki Gen. Stopford, Gen. Hammersley ve Gen. Reed'e rağmen, 60.000 kişilik asker Suvla Koyu'nun kilometrelerce uzanan altın sarısı kumsalında, tam üç gün yıkanıp eğlenmeyi tercih etmişti. Onlar üç gün denizde yı­kanıp eğlenirken, Anafarta Grup Kumandanı Tuğ. Gen. Ahmet Fevzi Bey de, 110 km. uzaktaki iki tümen askerimizi Anafarta bölgesine yürütmüştü. Birliklerimiz siperlerine girince de, akılla­rı başlarına gelen düşman birlikleri 9 Ağustos 1915 sabahı savaş­maya karar verdiler. Deniz ve kum üç gün düşmanı oyalamakla görevlendirilmişti ve onlar da vazifelerini başarı ile tamamladılar.

İng. Gen J. Hamilton kendisini çıldırtan o üç günü şöyle anlatıyor:

“6 Ağustos 1915 İmroz; yardımına sığındığım Tanrım, senden çok ender bir dilekte bulunuyorum. Bu sabah yeni birliklerimiz görevlerini nasıl başaracaklar? Bana yardım et! Herkes kendi yapısı içinde davranıyor. Kimileri savaş için dua ediyor, kimileri de dans edip içki içiyor! 7 Ağustos 1915 İmroz; General Stopford hızla saldırınız!" diye dün öğlenden sonra çektiğim mesaj emrimi yerine getirmedi! 8 Ağustos 1915 İmroz; General Reed, verdiğim emirleri aynı düşüncede olduğunu beyan etmesine rağmen pek çok taktik nedenler ileri sürerek emirlerimi uygulamıyor! General Hammersley, askerlerinin yorgunluktan tükenmiş olduklarına inanmamı istedi. Bu işin ertesi sabah (9 Ağustos 1915) mümkün olabileceğinde ısrar etti. 9 Ağustos 1915 İmroz; sabah saat 7.30 ile 8.00 arasında Savla’daki Türkler yeterli desteği almış görünüyorlar. Welsh Tümeni de bu sabah yardıma geliyor ama artık çok geç! Baskın fırsatı kayboldu ve elden kaçırıldı. Ne söylense yararsız!.Gelibolu Hatıraları – 1915 Ian Hamilton Sayfa. 255)



En zayıf yerimizde ve en hazırlıksız bir zamanda, çok akıllıca çok büyük bir güçle Suvla kumsalına çıkarma yapan düşman askerlerini üç gün boyunca cazibesiyle oyalayan deniz ve kumun aklı olmadığına göre kum ve denize bu emri kimin verdiğinin iyi tahlil edilmesi gerekir. Tahlil edilmeli ki maddenin mana önünde nasıl diz çöktüğü unutulmasın!..

Üzerinde taşıdığı sorumluluk ölçüsünde pek çok zuhurata şahit olan ama nasibi olmadığı için onları maddi sebeplerle an­lamaya çalışan Gen. J. Hamilton, bu kadar çok zuhuratlarla ikaz edilmesine rağmen taşımakta olduğu rütbe ve makamın cezbe­sinden vazgeçerek, burun buruna geldiği halde hak yolu maalesef bulamamıştır.

Tezimizi destekleyen ve Çanakkale Savaşı'nın da sonunu ha­zırlayan General Hamilton'dan son örneğimizi de hala mutmain olamayabilecekler için sayfalarımıza aktaralım. Bu hatıra da İngi­liz General Jean Hamilton'un defaatla Türkçeye çevrilen o meş­hur günlüğünden:

“2 Eylül 1915 dün gece; Akşam alaca karanlıkta İmroz'da istirahata çekilmiştim. Korkunç bir rüya gördüm. Bu rüyadan ziyade bir kâbustu! Helles kıyılarında boğulmak üzereydim. Bo­ğazımı bir demir kıskaç gibi sıkan bir el, beni suyun dibine doğ­ru çekiyordu. Sular başıma yaklaşmak üzereydi. Boğuluyorum diye çok korktum! Kendime geldiğim zaman ter içindeydim ve titriyordum. Çadırımda yabancı birisi varmış gibi bir his vardı içimde. Şimdiye kadar böyle korkunç bir rüya gördüğümü hatırlamıyorum. Çanakkale'nin meşum bir yer olduğu fikri kafamda yer etmeye başladı. Sanki biz daha buraya gelmeden akibetimiz kararlaştırılmıştı... “
(Gelibolu Günlüğü-Jean Hamiltony 1972 Sayfa 254)


Uzayıp giden ve her gün verdiğimiz şehit, yaralı kaybı ile so­nucun aleyhimize döneceği zannedilen günlerdir. 21 Eylül 1915 günü birliklerimiz arasında zafiyet yaşanmaktadır. Düşmanın en ümitli günlerinden birisidir 21 Eylül 1915. Bölgenin en yük­sek tepesi olan 303 rakımlı Kocaçimen Tepe önlerinde savunma boşluklarımız vardır. Düşman uçaklarla yaptığı keşiflerde bunu tespit etmiştir.

Bir tabur dere yataklarından Kocaçimen Tepe'ye çıkabilecek durumdadır. Aylardır batı başkentlerine karşı büyük bir eziklik yaşayan düşman için son bir şans ayaklarının ucundadır. Asker­leri galeyana getirsin diye General J. Hamilton çok özel eğitimli Norfolk Kraliyet Alayının bir taburunu bu özel iş için görevlen­dirdi. Tavada keklik bildikleri bu başarı ile bir taşla iki kuş vuru­lacak, hem İstanbul'a giden yol açılacak ve hem de zor duruma düşen İngiliz gururu kurtarılacaktır.

İngilizlerin savaş arşivleri olan "Offical History"nin Çanakka­le ile ilgili bölümünde; "Mevsimsiz ortaya çıkan bir sis tarafından birliğin hepsi yutuldu. Bu sis güneş ışınlarını güçlü bir şekilde yansıtıyordu. Hatta topçulara hedef gösteren gözcülerin gözleri kamaştı ve top ateşi kesildi. Bu birliği bir daha ne gören, ne de bilen oldu!"

Albay Sir H. Beauchkamp ve 16 subayı ile 250 kişilik asker­lerinden bir daha haber alınamadı. Bu güne kadar künyeleri de bulunamadı. Lozan'da dahi tartışmalara sebep olan ve kayıtlara "Kaybolan Alay" olarak geçen bu birlikle ilgili üç Yeni Zelandalı gazi noter tasdikli ifadelerinde kendi cephelerinden gördüklerini şöyle anlattılar:

"Biz 90 rakımlı Mestan Tepe'de bulunuyorduk. Bu birlik Kayacık Dere'den 60 rakımlı tepeye doğru ilerliyordu. Hava açık, güneşli ve parlaktı. Trakya tarafından 250 m. Çaplı 6-7 m. kalınlığında bir bulut o tepenin üzerine geldi. Aşağıya doğru çoktu. Adı geçen birlik bu bulutun içine girdi. Bu bulut ağır ağır tekrar yükseldi ve geldiği yöne doğru gözden kayboldu. 60 rakımlı tepede tek bir asker bile kalmamıştı. Geç de olsa gördüklerimizi ifade ediyor ve imzamızla doğruluyoruz." İstihkâm Erler; R. Reichard- R Newnes – J. Z. Newman

(Bilinmeyenler Dünyası-1. cilt Sayfa 101 / Görsel Yayınları)


Maddenin manaya yenilmesi ile ilgili birçok kaynakta, sunu­lan olaylara örnek olacak daha pek çok nakil bulunmaktadır. Yerli ve yabancı asker, subay ve yazar bilerek veya bilmeyerek konuyu görüşü desteklemektedirler.

Düz mantıkla bakıldığında savaşlarda neticeyi tayin eden en büyük unsur; silah, asker ve savaş ile ilgili donanımdır. Fakat Ça­nakkale Savaşında bu mevcutlar ters orantılıdır. Netice ise bu mantığın tersine bir sonuçla bitmiştir. Buna da sebep; 14 Ay, 6 gün süresince aziz şehit ve gazilerimizin çaresiz kaldıkları anda manevi bir destekle güçlendirilmeleridir.

Çanakkale Maddenin, Manaya Yenildiği Yerdir...



Osmanlının Son Kilidi Çanakkale 3

Çamlıca Basım





25 Nisan 2017 Salı

Hikâye (Kur'an Hakkında)



İmam Muhammed (r.h.) hazretleri, bir defasında fakirlik kendisine galebe çaldı. (Çok fakir düştü. Çok susadı. Su alacak parası yoktu. Bir gün bir şerbetçi (ve çarşıda soğuk su satan) kişiye geldi. Ve ona;
-"Bana bir yudumluk su ver; sana fıkıhtan iki mesele öğreteyim!" dedi. Şerbetçi (ona su vermedi ve kızdı:)
-"Benim meselelere ihtiyacım yok!" dedi.


"Ağır ve pahalı incilerin değerini avam ne bilsin?

O şerbetçi, bir gün, dünyanın içinde olan her şeyi kızına çeyiz olarak vermezse; hanımı üç talak ile kendisine boş olsun; diye yemin etti. (Daha sonra kızı gelin olacağı zaman, dünyadaki her şeyi kızına veremeyeceğini bilerek) âlimlere döndü. (Bu yemininden kurtuluş fetvası aradı.)

Âlimler ona, bunu yapmasının mümkün olmadığına ve yapamayacağına göre yeminin durmamış olduğuna fetva verdiler.
İmam Muhammed (r.h.) hazretlerine geldi. (Durumunu İmam Muhammed r.h. hazretlerine anlattı ve ondan fetva istedi.) Bunun üzerine İmam Muhammed (r.h.) hazretleri ona:
-"Ben senden bir içimlik su istediğimde gerçekten o an su verseydin karşılığında sana bu meseleyi ve başka bir mesele daha öğretmeyi düşünmüştüm. Ama şu anda ise, meselenin şanına ta'zîm için senden bin dinar almadıkça bunu asla sana öğretmem!" dedi.                
Şerbetçi, ona (İmam Muhammed r.h.) hazretlerine bin dinar ödedi.

İmam Muhammed (r.h.) hazretleri o kişiye;
-"Eğer sen kızına çeyiz olarak Kur'ân-ı Kerim'i verirsen; yemininde durmuş olursun!" dedi.
Asrının alimleri, kendisine bu meselenin fıkhî yönünü sordular. İmam Muhammed (r.h.) hazretleri buyurdular:

-"Allâhü Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı kerim'de;
"Ne bir yaş, ne de bir kuru yoktur ki, her hâl bir kitâb-ı mübîn'de olmasın..."(El En'âm 59) buyurdu.
Bunun üzerine o devrin (ve ondan sonra gelen bütün) âlimler tarafından, İmam Muhammed (r.h.) hazretlerinin bu fetvası kabul gördü....



Rûhu'l Beyan Tefsiri
İsmail Hakkı Bursevi



24 Nisan 2017 Pazartesi

Katı Kalp Allah'tan Uzaktır




Malik (r.a.)'den Meryem oğlu İsa (a.s.)'ın şöyle söylediği rivayet edildi:

- Allah'ın zikrinden başka şeyleri çok konuşmayın. Kalbiniz katılaşır. Katı kalp ise Allah'tan uzaktır. Fakat siz bilmiyorsunuz. Sanki siz birer ilahmış gibi insanların günahlarına bakmayın. Birer kul gibi kendi günahlarınıza bakın. Kimi insanlar hastalık ve sıkıntılara düşmüş, kimileri de rahat ve mutludur. Sıkıntılı olanlara acıyın, yardımcı olun. Rahata kavuştuğunuzda da Allah'a hamd edin.



Tergib Ve Terhib
İmam Hafız El-Münzirî

Huzur Yayınevi


23 Nisan 2017 Pazar

Mirac Gecesi



• Receb-i Şerîf'in 27'nci gecesi Mi‘râc Gecesidir.


• Yatsı namazından sonra 12 rek'at Hacet namazı kılınır:

Her rek'atte Fâtiha'dan sonra 10 İhlâs-ı Şerîf okunur.


Namaza niyet şöyledir:

“Yâ Rabbi, rızâ-yı şerifin için niyet eyledim namaza. Bu gece yedi kat gökleri ve bütün esrârını göstererek muhabbetin ile müşerref kıldığın sevgili Habîbin Resûl-i Zîşân Efendimiz hürmetine ben âciz kulunu aff-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne ve rızâ-yı ilâhîne mazhar eyle.” Allâhü Ekber.


Namazdan sonra:

• 4 Fâtiha-i Şerîfe,

• 100 defa, “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber, velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm”,

• 100 İstiğfâr-ı şerîf,

• 100 Salevât-ı şerîfe okunup duâ edilir.



Bu namaz her rek'atte yüz İhlâs okuyarak on rek'at kılınır veya on İhlas okuyarak 100 rek'at kılınırsa; bunu yerine getiren mü'min bu namazın feyz ve bereketiyle huzûr-i ilâhiye namaz borçlusu olarak çıkmaz.




• Hadîs-i şerîfte, Receb-i Şerîf'in 27. (Mi‘râc) gecesinin gündüzünde oruç tutana altmış ay oruç sevâbı yazılacağı va'dedilmiştir.

• O gün öğle ile ikindi arasında 4 rek'at namaz kılınır:

Her rek'atte Fâtiha'dan sonra 5 Âyetü’l-Kürsî, 5 Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn, 5 İhlâs-ı Şerîf, 5 Kul eûzü birabbi’l-felak, 5 Kul eûzü birabbi’n-nâs sûreleri okunur.


Duâ ve İbâdetler
 Fazilet Neşriyat




22 Nisan 2017 Cumartesi

Otopsi (teşrîhu'l-meyyit)




Ölüm sebebini gerçek olarak tesbit etmek, bir zararlı maddenin hayati faaliyete tesirini gözle görebilmek, teşhisi tam olarak koymak, talebelere bilgi vermek vs. gibi gayelerle ölmüş cesedin baş, göğüs veya karın bölgesinin açılarak iç organların incelenmesine denir. İslâm âlimlerinden bu uygulamayı caiz görmeyenler olduğu gibi, zaruret zamanlarında yapılmasında bir sakınca yoktur, diyenler de olmuştur.


Caiz Görmeyenlerin Delilleri:

İnsan muhteremdir ve saygı değer bir varlıktır. Sağ iken nasıl saygıya ve hürmete lâyık ise, ölümünden sonrada yine öylece saygı ve hürmete lâyıktır. İnsan diri olsun, ölmüş olsun temizdir. Öldükten sonra defin sırasında yıkanması, temiz olmadığı için değil, hastalık ve ölüm esnasında meydana gelmiş olan bazı nahoş şeylerin temizlenmesi içindir. İnsan etinin haram oluşu da, yine onun muhterem ve saygıdeğer oluşundandır. Zaruret halinde dahi yenilmesi caiz değildir. İşte bu sebeple insanın bir parçası olan saçlarının bile, koyun yünü ve keçi kılı gibi pazarda satılması caiz değildir. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm, insana verilen bu değerin bir simgesi olarak; savaş sırasında düşman tarafının bırakıp kaçtıkları gayr-i müslim cesetleri ve yolculuk sırasında rastladığı ölmüş kimseleri, müslüman olup olmadıklarını sormadan, mutlaka toprağa gömdürmüştür.

* Kur'ân-ı Kerim'de ise: "Biz hakikaten insanoğlunu muhterem ve hürmete layık olarak yarattık. Onları (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık. Kendilerine güzel güzel rızıklar verdik, yine onları yarattıklarımızın bir çoğundan gerçekten üstün kıldık" buyurmuştur, (isra 70)

Peygamber Aleyhis-Selâm da:

"Şüphesiz ki ölmüş bir kimsenin kemiğini kırmak (saygısızlık yönünden) diri iken kemiğini kırmak gibidir" buyurmuştur.

* İnsana saygı ve hürmet açısından ölmüş bir insanın değil kemiğini kırmak veya bir uzvunu kesmek, kabrinin üzerinden geçmek, kabrinin üzerine oturmak bile yasaklanmıştır. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm: "Sizden birinin ateş koru üzerine oturması ve bu korun elbisesini yakıp cildine kadar tesir etmesi; kabir üzerine oturmasından daha iyidir" buyurmuştur."

* Yine bu konuda Hz. Câbir (r.a.) bir hâdise anlatır: "Bir cenazede Peygamber Aleyhis-Selâm ile beraber bulunduk. Rasulullah (s.a.v.) kabrin kenarına oturdu. Biz de birlikte oturduk. Mezar kazan kimse toprak altından bir bacak veya kol kemiği çıkardı ve kırmak istedi. Bunun üzerine Peygamber Aleyhis-Selâm: "Sakın kırma! Çünkü senin ölmüş bir kimsenin kemiğini kırman (saygısızlık bakımından) diri iken kırman gibidir, fakat sen onu kabrin bir kenarına toprağa göm!" buyurdu.


* İbni Mes'ud (r.a.) ise şöyle demiştir "Mümin kimseye ölü iken yapılan eziyet, diri iken yapılmış gibidir"

* İşte bu sebeplerle insan muhterem ve saygıya lâyık bir varlıktır, böyle saygıya lâyık bir varlığa hürmet edilmesi eziyet vermekten sakınılması gerekirken, otopsi yapacağız diye koyun veya keçi gibi yüzülmesi veya organlarının bir başkasına nakledileceği gerekçesiyle kesilip doğranması caiz değildir, demişlerdir.



* Muasır ilim adamlarından Pakistanlı meşhur âlim Mevdûdî, göz bağışı ve nakli konusu ile ilgili olarak "Meseleler ve Çözümleri* isimli eserinde, görüşünü şöyle açıklamıştır: "Bu bağış sadece gözlerle sınırlı kalmaz. Bir ölünün diğer organları da, başka hastaların işlerine yarayabilir ve başka bir takım tıbbi müdahaleler için kullanılabilir. Eğer bu kapı açılırsa, müslümanın mezara gömülmesi bile imkansızlaşacak ve bütün vücudu otopsi yoluyla parça parça edilecektir. Halbu ki müslümanın ölmeden kendi vücudunu parçalara ayırmak veya para karşılığında satmak üzere vasıyyet etmek gibi bir hakkı da yoktur. İslâm, insan cesedine saygı gösterilmesini emretmiştir. İnsan cesedine gösterilmesi gereken bu saygı kalkarsa, ölmüş insan cesedinden istifade işi; ölmüş insanların işe yarayacak organlarıyla, canlı insanları tedavi etmekle sınırlı kalmayacak aksine ikinci dünya savaşında olduğu gibi, insan vücudunun yağından sabun, derisinden ayakkabı ve çanta imal edilmesi düşünülecek ve giderek insan cesedinden mümkün olan bütün sahalarda kullanılmaya başlanacaktır.



Caiz Görenlerin Delilleri:

Tabiinden İmam Sevrî (r.a.): "Hamile olarak ölen kadının karnındaki çocuğun sağ olduğu bilinirse, (veya kadının normal doğum yapması mümkün olmazsa) çocuğu (veya anneyi) kurtarmak için kadının karnı yarılır ve çocuk çıkarılır" demiştir.

"Zaruret olduğu zamanlarda, normalde haram olan şeyler, mubah olur" diye de bir hukuk kaidesi vardır. İşte bu gibi zaruri sebeplerin meydana gelmesi, öğrencilerin bilgi ve beceri kazanması, cinayetler ve kazalar sebebiyle hayatını kaybedenlerin ölüm sebeplerinin belirlenmesi açısından otopsi yapmanın caiz olduğuna fetva verenler de olmuştur.




Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi







20 Nisan 2017 Perşembe

İlim Ve İbadet


Sultan Ahmed Camii


"İlmi öyle bir şekilde isteyiniz ki, ibâdete mâni olmaya ve ibâdeti de öyle isteyiniz ki, ilme mâni olmaya!"

(Hasan-ı Basrî (r.h.) )







19 Nisan 2017 Çarşamba

Evden Çıkarken Okunacak Dua





Evden Çıkarken Okunacak Dua


Ali Eren

Girgin Yayınları




18 Nisan 2017 Salı

İmtihan




Birisi Sehl Tüsterî Hazretlerine: "Ben bazen abdest almak istediğimde, su önümden altın ve gümüş olarak akmaya başlıyor!" dedi.

Hazret bu hâlin ona ilâhî bir imtihan olduğunu anlatmak için buyurdu:

"Çocuklar ağladığında, aldatıp oyalamak için onlara oyuncak verdiklerini bilmiyor musun?"





Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir

Sufi Kitap





17 Nisan 2017 Pazartesi

Ey Mürid!




Ey mürid, işlemediğin amellere üzülmemen ve işlediğin günahlara pişman olmaman, kalbinin ölmüş olduğunu gösterir.


Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir

Sufi Kitap


15 Nisan 2017 Cumartesi

Meyve Sularının Çıkarılış Şekli


Meyve Suyu Nasıl Yapılır?


İbni Abbas (r.a.) demiştir ki: "Peygamber Aleyhis-Selâm için, meyve şırası hazırlanırdı. Yapılan o şırayı -soğuk günlerde- yapıldığı gün, ertesi gün ve üçüncü günün tâ akşamına kadar içerdi. Eğer (üçüncü gün içtikten sonra) şıradan birşey kalırsa, döker veya onun emri ile dökülürdü."


* Hz. Aişe (r.a.) de şöyle der: "Biz, Peygamber Aleyhis-Selâm için tulumda şıra yapardık, şöyle ki: Kuruüzümden bir avuç veya kuru hurmadan bir avuç alıp bir tuluma atar, sonra üzerine su dökerdik. Böylece (sıcak günlerde) sabahleyin şıra hazırlardık, onu akşamleyin içerdi. Akşamleyin hazırlardık, bunu da sabahleyin içerdi"


* Câbîr b. Abdullah (r.a.) ise: "Peygamber Aleyhis-Selâm, kuru hurma ile kuru üzümün birbiri ile karıştırılarak şırasının çıkarılmasını yasakladı. Ve yine hurma koruğu ile olgunlaşmış yaş hurmanın karıştırılarak şırasının çıkarılmasını da yasak etti ve şöyle buyurdu: "Her birinin şırasını ayrı ayrı çıkarınız, birbirine karıştırmayınız!"



* Bir kimse İbni Ömer'e: "Hurma ile kuru üzüm karıştırılarak şırası çıkarılır mı?" diye sormuş. İbni Ömer de: "Hayır çıkarılmaz" demiş. Adamcağız: "Niçin?" diye sebebini sorunca, İbni Ömer: "Peygamber Aleyhis-Selâm yasakladı da onun için" demiş. Adamcağız: "Niçin yasakladı?" diye üçüncü kez sormuş. İbni Ömer: "Bir kimse sarhoş olmuştu, ona ceza olarak had (sopa cezası) uygulandı. Sonra Peygamber Aleyhis-Selâm, bu kimsenin ne içerek sarhoş olduğunun araştırılmasını emretti. Bir de görüldü ki içtiği şey, hurma ile kuruüzüm şırasının karışımı bir içki imiş. Bunun üzerine Peygamber Aleyhis-Selâm, hurma ile kuruüzüm şıralarının birbirine karıştırılmasını yasakladı ve: "Bunlardan her birinin şırasını ayrı ayrı çıkarınız, birbirine karıştırmayınız!" buyurdu.



* Hz. Aişe (r.a.) de: "Biz, Peygamber Aleyhis-Selâm için sabahleyin tulum içinde meyve şırası hazırlardık. (Tulumun ağzını bağlar), üzerini örtmez, içine tortu ve posa gibi bir şeyde koymazdık. Akşam olunca Peygamber Aleyhis-Selâm yemeğini yer, yemek üzerine de hazırlanmış meyve suyundan içerdi, eğer artarsa onu (başkalarının içmesi için başka bir kaba) boşaltır, sonra kabı yıkardık. Aynı kap içine akşamleyin hazırlardık, sabah yemeğini yediği zaman, üzerine içerdi, eğer bir miktar artarsa onu (başkalarının içmesi için başka kaba) boşaltır, sonra kabı yıkardım" demiştir. Hz. Aişe'ye: "Kabı iki defa mı yıkıyorsun? diye sorulmuş. O da: "Evet, iki defa yıkıyorum" diye cevap vermiştir.



Netice:

Peygamber Aleyhis-Selâm, ayrı cins meyve sularının birleştirilmesini veya aynı cins meyvelerin birlikte sıkıştırılarak şıralarının çıkarılmasını, hatta ayrı cins meyvenin koruk ile olgunlaşmış olanının birlikte şırasının çıkarılmasını yasaklamıştır. Sebep olarak da, değişik cins meyve suları birlikte çıkarıldığında veya çıkarıldıktan sonra birleştirildiğinde -kimyasal özelliklerinin ayrı ayrı olması sebebiyle- kısa zamanda ekşiyip bozulması ve sarhoşluk verir hale gelmesi gösterilmiştir. Meyve suya ıslatılırken içine tortu, posa ve maya gibi ekşimeyi kolaylaştıracak şeylerin atılmaması ve kapların her defasında iyice yıkanması tavsiye edilmiştir.



* İbniAbbas Hz.leri de: "Meyve suyunu taze olarak içiniz!" demiştir.


* Tabiinden Ubeyde b. Amr es-Selmânî ise, meyve suyu içmez ve şöyle derdi: "Meşrubat o kadar çoğaldı ki, gerçek mâhiyetlerini bilemediğim için yirmi yıldan beri su, süt ve bal şerbetinden başka meşrubat içmiyorum!"


* Meyve ve meyve suları, insanoğlu için yaratılmış en kıymetli rızıklardandır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de: "Hurma ağaçlarının meyvelerinden şerbet, şıra (meyve suları, meyve şekeri, bal) ve güzel rızık elde edersiniz. Düşünen kimseler için bunda ibretler vardır." (nahl 67) buyurulmuştur.



Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi




13 Nisan 2017 Perşembe

Terbiye Yaratılışa Tâbidir - Hikaye




Eski iran hükümdarlarından biri vezirine oğlunun hocasından yakınıyordu:

- Ben istiyorum ki oğlum ilim öğrensin, benim yerime iyi bir hükümdar olsun, o ise devamlı müzikle, sesle, sazla meşgul Demek ki hocası buna iyi bir yön veremiyor

Vezir aynı görüşte değildi:

- Hükümdarım hocanın elinde mucize yok Çocuğun kabiliyeti neye ise hocası ancak onda ilerlemesine, olgunlaşmasına yardım edebilir İnsanın tabiatı değiştirilemez Terbiye yaratılışa tabidir.

Hükümdar aksi görüşteydi Terbiye ile yaratılışa yön verebileceğini iddia ediyordu Bunu kanıtlamak için bir akşam sarayında bir eğlence düzenledi Bu eğlence sırasında eğitilmiş kedilerin bir gösterisi de yer aldı Bu kediler, sırtlarında, bir tabak içinde yanan mumları taşıyorlar ve onları düşünmüyorlardı Hükümdar vezire bu kedileri göstererek:

- Görüyorsunuz, terbiyenin nelere gücü yetiyor, dedi

Vezir karşılık vermedi Olumlu, olumsuz bir şey söylemedi Yeni bir eğlence gecesini bekledi Bir başka gecede düzenlenen eğlenceye gelirken yanında gizlice bir kaç tane fare getirdi Kediler gösteriye başladığı zaman bu fareleri kedilerin ortasına doğru salıverdi Fareleri gören kediler sırtlarındaki tabağı, mumu unutup farelerin peşine takıldılar Mumlar, tabaklar hepsi bir yana yuvarlandı Yanan mumlardan yerdeki halılar tutuştu Ortalık bir anda ana-baba gününe döndü Tam bu esnada vezir padişaha yanaşıp iddiasını kanıtlamanın gururuyla şöyle dedi:

- Gördünüz mü padişahım terbiye yaratılışa tabidir.




Kıssadan Hisseler
İsmail Özcan




12 Nisan 2017 Çarşamba

Dünyâda Niçin Allâhü Teâlâ Hazretlerini Göremiyoruz?



Bu şundandır; zira Allâhü Teâlâ hazretleri perdelenmiş değildir. Çünkü eğer bir şey, Allâhü Teâlâ hazretlerini hicâb edecek olsaydı elbette onu setr ederdi.

Allâhü Teâlâ hazretleri bir cihet ve yönde değildir.
Allâhü Teâlâ hazretleri bir mekanda da değildir.

Ancak mahcûb olan (Hakkı görmekten gözleri perdeli olan ise) sensin!

Eğer Hak Teâlâ hazretleri, hicabı (ve bizi geren perdeleri gözümüzün önünden) kaldırır ve biz onu müşahede edecek olursak; kâinatı ve içinde olan her şeyi unuturuz... Allâhü Teâlâ hazretleri, cennet ehline tecelli ettiği zaman; onlar cennet ve cennet nimetlerini unuttukları gibi... O zaman da şer'î olan ibâdet etme ânı gider. Bundan dolayı bizler, dünyada Hak Teâlâ hazretlerini müşahede edemiyoruz. Çünkü dünya teklîf ve sorumluluklar makamıdır...



İsmail Hakkı Bursevi



10 Nisan 2017 Pazartesi

Anektod


Çoban Mustafa Paşa Camii


Müslüman devletler, gayr-i müslimlerin hakkına, hukukuna saygılıydı. Bugünkü gibi hoşgörünün adı değil kendisi vardı. Gayri müslimlerin hukukuna ne kadar saygılı olduğunu göstermek bakımından ecdadımız Osmanlı’dan bazı anektodlar aktarmak istiyorum:


Avrupa Hıristiyanları, Papa'nın kışkırtması ile bir araya gelip, Osmanlı topraklarına saldırınca, Kanuni Sultan Süleyman Han ordusuyla sefere çıktı. Ordu, ağır ağır hedefe doğru ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen bağların içinden geçiyordu. Hava çok sıcaktı. Asker susuzluktan kıvranıyordu. Çok güzel üzümleri bulunan bir bağdan geçerken, askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzüm kopardı. Yiyerek biraz olsun susuzluğunu giderdi. Sonra da, asma ağacına, yediği üzümün çok üzerinde bir para bağlayarak, yoluna devam etti. Çok geçmeden mola verildi. Bu esnada, kan ter içinde bir köylünün koşarak geldiği görüldü. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşmek istiyordu. Köylüyü Kanuni'nin huzuruna götürdüler. Kanuni sordu:”Nedir bu halin, kan-ter içinde kalmışsın? Bir şikayetin mi var?” Köylü, “ Ben şikayet için değil, tebrik etmek için geldim. Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalında bağlı bir çıkı gördüm. İçini açtığımda, para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıldığını gördüm. Anladım ki, koparılan üzümün parası olarak bırakılmış. Sizde böyle güzel ahlaklı asker olduğu müddetçe sırtınız yere gelmez. Sizi tebrik ederim!” Aynı ordu, Belgrat yakınlarında, yine mola vermişti. Askerler, susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı. Bir manastırın yakınında bir çeşme bulup, ihtiyaçlarını giderirken, manastırdaki birkaç rahibe, askerlere yardım etmek için çeşmenin başına geldi. Kadınların geldiğini gören askerler, hemen çeşmenin başından çekilip, sırtlarını döndüler, kadınlara yan gözle bile bakmadılar. Bu durumu uzaktan ibretle seyreden, Başrahib, hemen eline kağıt-kalem alıp, haçlı kumandanına şunları yazdı:” Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz? Bunlar kadına kıza, mala-mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek, dinlerini yaymaya çalışıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar. Ey Haçlı kumandanları! Siz “Onlardaki bu ahlakı bozmadan, ortadan kaldırmadan” onlarla mücadele ederseniz, canlarınızdan ve mallarınızdan mahrum kalacağınız açıktır. Kendinizi ölüme atmayınız!..”


Sakın, diyalog, hoşgörü, dini yeniden yorumlama çalışmalarında, burada bahsedilen “ahlakı” ortadan kaldırma gayretleri olmasın!..



Mehmet Oruç



6 Nisan 2017 Perşembe

Kur'an-ı Kerim Okumak


Kur'an'ı okumakta olan mü'min kişinin meseli portakal meyvesi gibidir.



Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kur'an'ı okumakta olan mü'min kişinin meseli portakal meyvesi gibidir ki, onun tadı güzel, kokusu da güzeldir. Kur'an'ı okumayan mü'minin benzeri hurma gibidir ki, onun tadı güzeldir, fakat kokusu yoktur. Kur'an'ı okumakta olan fâcir kişinin benzeri ise reyhâne otunun meseli gibidir ki, onun kokusu güzel, tadı acıdır. Kur'an'ı okumayan fâcir kişinin meseli de tadı acı ve güzel kokusu olmayan Ebû Cehil karpuzunun meseli gibidir."



Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken



5 Nisan 2017 Çarşamba

Kalb İçin


Kalp


Ebû Bekir el-Verrâk (r.h.) hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdular:

Kalb, için altı şey vardır:

1- Hayat,
2- Ölüm,
3- Sıhhat,
4- Hastalık,
5- Uyanıklık,
6- Uyku



(Kalbin) hayatı, hidâyettir.
Ölümü, dalâlettir.
Sıhhati, saf ve temiz olmasıdır.
Hastalığı, alâkalardır.
Uyanık olması zikirdir.
Uyku ise zikirden gafil olmasıdır.




Rûhu'l Beyan Tefsiri
İsmail Hakkı Bursevi




4 Nisan 2017 Salı

Sıkıntılı Anlarda Ne Yapmalı?


Vâkıa Suresini Okumak



Bil ki; ben öteden beri velîlerimizin sıkıntılı günlerde «sûre-i vâkıa»yı okumayı i'tiyat hâline getirdiklerini, bâzı şeyhlerimizden bununla maksadın Allah'ın bu şiddeti onlardan defetmek, onlara - âdette olduğu gibi - dünya metâından bir şeyler vermek için olup olmadığını ve âhiret ameli ile dünya metâının istenmesinin nasıl doğru olacağını sordum. Şu mealde bir cevap verdiler:

— Onların bu sûreyi okumaktan maksatları, Allah'ın onları kanaatle veya kendisine ibâdet yapabilmek ve ilim öğrenmek için azıkla rızıklandırmasını istemektir. Bunlar ise - dünya için değil de - hayırlı istekler cümlesindendir.

Bil ki; ihtiyaç ve rızık hususundaki sıkıntılı anlarda bu sûreyi okumaktan ibaret olan bu güzel âdet Peygamberimiz (s.a.v.) ve sahabeden bize kadar gelen haberlere dayanır. Hattâ İbn-i Mes'ûd - çocuğu hakkında - ona dünyadan hiçbir şey bırakmadığı için azarlandığında : «Ben onlara Sûre-i Vâkıa'yı bıraktım» derdi.

İşte bu haber üzerine kıtlık senelerinde bu sûreyi okumak âlimler arasında bir âdet oldu. Yoksa, hamdolsun, dünya sıkıntısına veya genişliğine onlar aldırış etmezler.

Eğer: «Bu durum, ilim ehli, kendini ibâdete vermiş, zâhid, sâbir ve riyazet ashabına nasıl yakışır?» denilirse...

Bil ki; bu, Peygamberimizin sünnetinden alınmış bir şeydir. Sonra, bundan maksad kanaatin husulü ve ibâdet yapmağa hazırlıktır. Yoksa harîslik, şehvet, zorluk ve şiddeti yüklenmeden doğan bir za'fiyete uymak değildir. Sûre-i Vâkıa'nın son tarafında görmüş olduğun şeylerin ekserisi kanaat-i kalb, açlık, köpeğini yitirmek ve zayıflatmak, onu yemekten uzaklaştırmak ve hırsını kaybetmekten ibarettir. Bunları tecrübe edenler bilirler. Bu cümleyi de böylece bil.

İnşâallah muvaffak olursun.




İmam-ı Gazâlî

Çelik Yayınevi


3 Nisan 2017 Pazartesi

Yapılan İbadetler Allah'ın Bir Ni'metidir




(Ey nefis!) Yine iyice düşünürsen, yaptığın ibâdetlerde bile Allah'ın nimetlerini ve büyük ihsanlarını görürsün:

Evvelâ: Sana imkân ve âlet verdi.

İkinci olarak: Bu ibâdeti yapabilmen için bütün mânileri ortadan kaldırdı.

Üçüncü olarak: Seni - ibâdet yapman için - tevfîk ve yardımına mazhar kıldı, bunları kolaylaştırdı ve sana ibâdetleri sevdirdi.

Dördüncü olarak: Ne sana, ne de senin ibâdetine muhtaç olmadığı, bilâkis üzerinde çok nimetleri bulunduğu halde, şu basit ameline karşı - müstehak olmadığın halde - çokça medheder ve büyük sevablar verir.

Beşinci olarak: Yine bu basit amelin yüzünden sana teşekkür eder, seni över, medheder ve sever. İşte bunların hepsi yalnız Allah'ın lûtfu ile olur. Yoksa sen hangi hakla ve hangi ayıplı ve kusurlu amelinle bunlara nail olabilirsin?

Ey nefis! Yaptığın şu ibâdetine karşılık Kerîm ve Rahîm olan Rabbinin ihsanını düşün de ameline (böbürlenerek) iltifat etmekten utan. Her hâlukârda Allah'ın lütuf ve ihsanı üzerimizdedir.



İmam-ı Gazâlî

Çelik Yayınevi



1 Nisan 2017 Cumartesi

Vakit


Saat çiçeği


Hadis-i şerifte buyrulmuştur ki: "Cenab-ı Hakk'ı zikretmeyerek geçen bir an ve saat yoktur ki, kul için hasret ve nedamet olmasın."

Hasan Basri Hazretleri de: "Ben öyle güzel kullar gördüm ki, sayılı nefeslerine ve sınırlı vakitlerine insanların dinar ve dirhemlerine verdikleri önemden fazla düşkün idiler. İnsanların faydasız şeylere para harcamadıkları gibi, onlar da feyiz ve mutluluk getireceği bilinmeyen bir yönde nefes ve ömür sarf etmezlerdi." buyurdu.





Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir

Sufi Kitap