31 Ocak 2017 Salı

Güzel ve Hoşlanılmayan Ru'ya




Bize Şu'be tahdîs etti ki, Abdu Rabbih ibn Saîd şöyle demiştir:

Ben Ebû Seleme'den işittim, şöyle diyordu: And olsun ki, ben ru'yâ görürdüm de bu ru'yâ beni hasta yapardı. Nihayet Ebû Katâde'den işittim, şöyle diyordu. Ben de ru'yâ görürdüm de, gördüğüm ru'yâ beni hastalandırır idi. Nihayet Peygamber(S)'den işittim, O şöyle buyuruyordu:

"Güzel ru'yâ Allah tarafındandır. Sizden herhangi biriniz sevmekte olduğu birşey gördüğü zaman bunu, kendisini seven kimselerden başkasına anlatmasın. Hoşlanmayacağı birşey gördüğü zaman ise, bu ru'yânın şerrinden ve şeytânın şerrinden ("Eûzu billahi mine'ş-şeytânir-racîm" diyerek) Allah'a sığınsın ve sol tarafına üç defa tüflesin ve sakın bu kötü ru'yasını kimseye söylemesin. Çünkü bu suretle o çirkin ru'yâ kendisine zarar veremez."



Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken

29 Ocak 2017 Pazar

Velî



Şeyhimden (Allah ondan razı olsun) işittim, buyurdu ki:

- Velîden maksad, Allah'a delâlet eden, yani Ona doğru irşâd edip götüren, yol gösteren kimse demektir.
Daha doğrusu, insanları Allah sevgisinde toplayıp bir araya getiren ve böylece Allah ile cem olmanın bahtiyarlığına kapı açan; Allah'tan başka hususlarda insanı zühd mertebesine çıkaran, dünya saltanatını gönül tahtından indiren zat demektir.



El İbrîz
Eş-Şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri

Demir Kitabevi


Elde Olan Nimetlere Şükretmenin Âdâbı




Kafirlere, münafıklara ve fâsıklara verilen nimetlere hased etmenin haram olduğu aşikardır. Gıpta etmek , özenmek dahi caiz değildir. Zira, kendi elinde bulunan nimetlerin hor görülmesini gerektirir.



Mecmâ'ul Âdâb
Sofuzade Seyyid Hasan Hulûsi

Salah Bilici Kitabevi





27 Ocak 2017 Cuma

İnsan


Müslüman olsun olmasın, hemen her insan hayatını çok değişik ve farklı şekillerde değerlendirir. Kendisine sorduğunuz zaman da, dolu-dolu bir hayat yaşadığını söyler. Gayet tabii ki, hayat dolu dolu yaşanmalı; boşa geçirilmemelidir. Ama bu doluluk hangi yöndedir? Mühim olan bu! Müsbet mi, menfî mi? Öbür âlemde bize faydalı olacak neviden mi, yoksa bize bu hayatı bahşeden Yüce Mevlâ’mızın huzurunda, bizi mahcup edecek cinsten mi? İşin bu yönü çok önemli! Peki bu durumda hayat fırsatını en iyi, en faydalı şekilde nasıl ve ne türlü hizmetlerle değerlendirebiliriz? Yani bize verilen bu hayatı nerede harcamalıyız ki, sonunda pişman olmayalım. Elhamdülillah, hayatımızı en iyi şekilde, en güzel yerlerde sarf ettik, diyebilelim. Evet böyle diyebilmek için bakacağız: İnsana hizmet etmiş miyiz? Şayet insana hizmet etmiş, ona yatırım yapmışsak, diyebiliriz ki; çok şükür Rabb’imize... Hayatımızı en kıymetli hizmetlerde değerlendirme imkânı verdi. En makbul amelleri yapmaya muvaffak kıldı. Bahşettiği ömür sermayemizi boş ve lüzumsuz yerlerde tükettirmedi... Çünkü insana hizmet, onun yetişmesi için sarfedilen gayret, hizmetlerin en büyüğüdür. Neden? Her şey insana bağlıdır da ondan. İnsanı yetiştirdiniz mi, her şeyi düzelttiniz; onu ihmâl ettiniz mi, her şeyi berbât ettiniz demektir. Maddeten de böyledir bu, ma’nen de...

Dilerseniz yazımıza bir fıkra ile devam edelim.

Baba, bir haftalık zorlu mesâiden sonra pazar sabahı kalktığında, haftanın bütün yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve gün boyunca evde oturup dinleneceğini düşündü. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve müzeye ne zaman gideceklerini sordu. Çünkü baba oğluna söz vermişti, bu hafta sonu müzeye götürecekti onu. Ama hiç de canı dışarıya çıkmak istemediğinden, bir bahane bulması gerekiyordu. Tam bu esnada gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritasına gözü ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna: – “Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni müzeye götüreceğim” dedi. Sonra da, ‘Oh be... Kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen, bu haritayı akşama kadar düzeltemez!’ diye düşündü. Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve: – “Baba haritayı düzelttim! Artık müzeye gidebiliriz” dedi. Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde ise hayretler içindeydi. Harita tamamlanmıştı. Oğluna, bunu nasıl yaptığını sordu. Çocuk cevapladı: – “Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı... İnsanı düzelttiğim zaman, dünya kendiliğinden düzeldi.” 

Evet, her şeyin başı insan. O bozulursa her şey berbât!.. Düzelirse her şey âbâd... Hayatını insanların selâmet ve hidâyeti için harcayan insan, ömür sermayesini boşa harcamamış demektir. Çünkü bir milleti ıslâh eden de, ifsad eden de insandan başkası değildir. Bundan dolayıdır ki, mâneviyat büyüklerinin hemen hepsi de, her şeyden önce insana yani onun yetişmesine ehemmiyet vermişlerdir. Onların kafalarını, gönüllerini tenvîr etmekle meşgul olmuşlar, ömürlerinin son demine kadar bu hizmetin îfası ile alâkadar olmuşlardır.



Aynü'l-Hakîka fî Râbıtati't-Tarîka

24 Ocak 2017 Salı

Anne Ve Babaya İhsan




Bir gün huzur-u Nebevi'ye bir kimse gelip sordu:

- Ya Rasülallah! Benim anam gayet yaşlı olup, kendisine bunaklık geldi. Ona yemeğini ben kendi ellerimle yedirir, abdest aldırırım ve sırtıma yüklenerek istediği yere götürürüm. Acaba bu hizmetlerimle, onun hakkını ödemiş olur muyum?

Fahr-i âlem (s.a.v.) efendimiz:
- Yüzde birisini bile ödeyemedin, buyurduklarında o kimse:
- Neden ödeyemedim? diye tekrar sorunca:
- Annen, sana çocukluğunda ve çok zayıf olduğun zamanlarda yaşaman için hizmet etti. Fakat, sen onun ölümünü bekleyerek hizmet ediyorsun. Hakkını tamamiyle ödemiş olamazsın, ancak ihsan etmiş olursun, buyurdular.




Mecmâ'ul Âdâb
Sofuzade Seyyid Hasan Hulûsi

Salah Bilici Kitabevi




Kan Aldırma Ve Dolunay



Hadîs-i şeriflerde arabi ayların 13, 14 ve 15. günlerinde oruç tutulması ve kan aldırma işleminin de yine arabî ayların 15, 17, 19 ve 21. günlerinde yapılması tavsiye edilmiştir.



Sebebine Gelince:

"Bir kısım ilim adamlarına göre, Ayın cazibe (çekim) kuvveti ve tesiri sâdece med ve cezir (gel-git) hâdisesi ile sulara değil; aynı zamanda insanlara, hayvanlara meyvelere, ağaçlara, topraklara, hattâ mâdenlere dahi tesir etmektedir.

"Güneşin tesiri harareti ile, Ayın tesiri ise rutubeti iledir." "Ay"ın ilk yarısında bütün meyveler olgunlaşır, bitkiler ise renklerini atarak solarlar". "Uzun müddet Ay ışığında oturan veya uyuyan insanların vücutlarında bir tembellik ve gevşeklik meydana gelir, baş ağrısı ve nezlesi artar". "Uzun müddet ay ışığı altında kalan hayvan etleri, kısa zamanda tat ve rengini değiştirerek bozulur.

"Ayın ilk yarısında ekilen ekinler ve dikilen ağaçlar çabucak tutar, hızla yeşerir, kısa zamanda gelişir ve büyürler. Ağaçlarda yapılan aşılar daha çabuk tutarlar. Ayın ikinci yarısında dikilen ağaçlar ise, ya tutmaz yahud da büyüme ve gelişme hızları çok düşük olur".


* Yine Ayın ilk yarısında hayvanların sütleri çoğalır, semizlenmeleri artar, sütlerinin renginin beyazlığı ise, ayın hilâlindeki günlere nisbetle daha beyazdır. Ayın ikinci yarısından sonra ise sütleri, semizlikleri ve sütteki saf beyazlık azalmaya başlar".


* Ayın ilk yarısında vücuttaki kan çoğaldığından hastaların vücutları güçlenir. Çoğu insanların hastalıkları gider ve çabucak iyileşirler. İkinci yarısında ise hastaların vücutlarında kanın azalması sebebiyle zayıfladığı için, ağrı ve sancılar artar, daha geç iyileşirler, böylece tedavileri uzun sürer".


* Yine ayın ilk yarısında (yani dolunay hâlinde) hararetle, rutubetin artmasından dolayı, damarlardaki kan çoğalır. İşte bu sebeple bütün canlıların vücutları kuvvetlenir, şehevî - cinsel- istek ve arzuları da artar. Fakat ayın onbeşinden sonra soğuklukla kuruluk arttığından vücutta bulunan kan, safra, balgam ve sevdada eksilme olur. Damarlarda dolaşan kan azaldığından, vücudun büyüme ve gelişme hızı da azalır. Canlıların vücudunda bir gerileme, şehevî duygu ve isteklerde bir azalma başgösterir".


* Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre, bir aylık birzamanı üç döneme ayırabiliriz.

1.dönem ayın 1-11. günleri;

2.dönem ayın 11-21. günleri;

3.dönem ayın 21-30. günlerini ihtiva etmektedir.

Ayın en kuvvetli ve cazibeli oluşu, 2. dönemdeki dolunay hâli veya önden ve sondan dolunaya en yakın hâlidir, (yani 11-21. günleri arasındaki günlerdedir) İşte bu günlerde ayın cazibesi kuvvetli olduğundan denizlerdeki sulara tesir ederek med-cezir (gel-git) hâdisesine sebep olan ay, insan vücudundaki kana dahi tesir ederek, vücutta kanın çoğalmasına, vücudun kuvvetlenmesine sebep olmaktadır. Vücut kuvvetli olunca da, bugünlerde bedenden alınan kan, kişiye pek fazla zarar vermemektedir. Evet bu günlerde vücudun kuvvetli, kan hareketinin hızlı olması sebebiyle cinsel istek ve arzularda da artış meydana gelmektedir. Zira vücudun canlılığı ve hareketi arttığından dolayı buna bağlı olarak suç işleme temayülü de artmaktadır.

Kişi eğer bu günleri oruçlu geçirecek olursa, bu günlerde artan şehevi istek ve arzularını, oruç tutmak suretiyle tesirsiz hâle getirmiş olmaktadır. İleri ülkelerde yapılan istatistiklere göre, ayın 11-21, günlerinde işlenen suçlar ve cinayetler, dolunaydan önceki ve sonraki hilâl dönemlerinde işlenen suçlara nisbetle çok fazladır. Zira bu günlerde ayın cazibesi vücuttaki kanın hareketlenmesine ve vücudun dinç olmasına tesir ettiğinden dolayı kişiyi suç işlemeye müsait bir hâle getirdiği gibi, sinir sistemine de tesir etmektedir.



Kan Aldırması Sakıncalı Olan Kimseler

Hastalığı nüksedenler, nekahet devresindeki kimseler, yaşlılar, teneffüs organları ve midesi zayıf olanlar, çocuklar, hamile kadınlar, lohusalar, âdet kanaması olan kadınlar, elleri ayakları ve yüzleri buz gibi soğuk olan kimseler, kan aldırmamalıdır.




Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi


22 Ocak 2017 Pazar

Nefs




Kendisinden yaşlı olanları görünce: Bu kimse, benden üstündür. Cenabı Hakka benden fazla ibadet etmiştir, demeli ve daha genç olanları görünce de: Bu kimse de benden üstündür. Cenab-ı Hakk'a daha az isyan etmiştir, demek suretiyle nefsini daima başkalarından noksan tutmalıdır.




Mecmâ'ul Âdâb
Sofuzade Seyyid Hasan Hulûsi

Salah Bilici Kitabevi




21 Ocak 2017 Cumartesi

Şikayet




Hazreti Musa salavatullahi ala nebiyyina ve aleyhi, İsrailoğullarından kendi hakkında risalet şanına uymayan şeyleri nisbet ettiklerinde, Cenabı Hakka şikayet ederek şöyle dua etti:

- Ya Rab! Bende olmayan şeyleri, bana isnat ve iftira etmemelerini senden talep ve rica ederim, diyerek niyaz edince, Allahü Teala:

- Ya Musa! Kendim için yapmadığım bir şeyi, senin için nasıl yaparım? buyurdular.






Mecmâ'ul Âdâb
Sofuzade Seyyid Hasan Hulûsi

Salah Bilici Kitabevi







20 Ocak 2017 Cuma

Tevbe Yapmadan Önce Yapılması Gereken Hususlar



Tevbenin mukaddimesi ise üçtür:

Birincisi: Günahın gayet çirkin olduğunu hatırlamaktır.

İkincisi: Allah Teâlâ'nın, takat getiremeyeceğin derecede şiddetli azâb ve gazabını hatırlamaktır.

Üçüncüsü: (Allah'ın şiddetli azabına karşı) zayıf ve kuvvetsiz olduğunu hatırlamaktır. Güneşin hararetine, polisin vurmasına ve karıncanın ısırmasına tahammül edemeyen kimse, cehennemin hararetine, zebanilerin demir kamçılarla vurmasına -gazabından Allah'a sığınırız - cehennemde ateşten halk edilen katır gibi akreplerin ve deve boynu gibi yılanların sokmasına nasıl tahammül edebilir?

Şu zikredilenlere devam eder ve (tekrar tekrar) gece gündüz ona müracaat edersen, bunlar (üç hatırlatma) seni günahlarından tevbe-i nasûh ile tevbe etmeye götürür. Allah fazlıyla muvaffak edicidir.




Pişmanlık Tevbe Sayılır Mı?

Eğer: «Peygamberimiz (s.a.v.): «Pişmanlık tevbedir» dememiş midir? Sizin zikrettiğiniz şartları ve çetinleştirdiğiniz şeyleri halbuki o zikretmemiştir!» denilirse, cevaben şöyle denilir:


— Pişmanlık, kulun kudretinde değildir. Görmez misin ki, pişmanlık bâzı emirlerden dolayı kulun kalbine girer.

Halbuki kul kalbine bu pişmanlığı sokmak istemez. Fakat tevbe kulun kudretindedir ve onunla da emredilmiştir.

Hadisdeki pişmanlığın mânası, Allah'a ta'zîmden ve azabından korkmadan dolayıdır. İşte bu, insanı tevbe-i nasûha götürür. Bu durum ise tevbe edenlerin sıfatı ve hallerindendir.

Günahkâr kul, tevbenin başlangıcındaki üç şartı hatırlayıp pişman olursa, bu pişmanlık, isteği ile günahları terk etmeye götürür. Gelecekte de kalbinde pişmanlığı baki kalır. Bu pişmanlık kulu tazarrûya sevk eder. Bu (pişmanlık) tevbenin sebeplerinden ve tevbe edenin sıfatlarından olunca, Hz. Peygamber (s.a.v.) bunu tevbe olarak isimlendirdi. Sen bunu iyice anla; inşaallah muvaffak olursun.



Âbidler Yolu
İmam-ı Gazâlî

Çelik Yayınevi


19 Ocak 2017 Perşembe

Bir Kadın...


Gelincik


Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kadın kocasının elbisesini yıkadığı zaman, Allah Teala ona bin sevap yazar ve bin hatasını da bağışlar. Üzerine güneşin doğduğu bütün mahlukat onun bağışlanması için istiğfar eder. Ayrıca bu kadının derecesi bin derece de yükseltilir."



Dürretül Vâizin
Osman Hopavi

Karaca Yayınevi




18 Ocak 2017 Çarşamba

Kendileri İle Evlenilmesi Haram Olan Hanımlar



Kendileriyle nikâhla evlenmek haram olanları Allahu Teâlâ şu âyeti celilede beyan buyurmuştur:

“Analarınız (bütün nineleriniz), kızlarınız (kızların kızları, oğulların kızları dahil), kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, birader kızları (yeğenleriniz), hemşire kızları, sizi emziren (süt) analarınız, süt hemşireleriniz, karılarınızın anaları, kendileriyle (gerdeğe) girdiğiniz karılarınızdan olup himayeleriniz­de bulunan üvey kızlarınız (la evlenmeniz) size haram edildi. Eğer onlarla (üvey kızlarınızın analarıyle) zifafa girmemişseniz (onlarla evlenmenizde) size bir beis yoktur. Kendi sulbünüzden (gelmiş) oğullarınızın kanları (bütün torunların zevcelerine şamil olmak üzere) nı nikahlamak ve iki kız kardeşi birlikte almanız da haram kılındı. Ancak (cahiliyet devrinde) ge­çen geçmiştir. Çünkü Allah hakikaten yarlığayıcıdır, çok esir­geyicidir. (Harb esiri olarak) sahip olduğunuz kadınlar (milk-i yemininiz olan cariyeler) müstesna olmak üzere (6), diğer bütün kocalı kadınlar (la evlenmeniz de size haram edildi. Bu hürmetler) üzerinize Allah'ın farzı olarak yazılmıştır. Onlardan maadası ise —namuskâr ve zinaya sapmamış (insanlar) halinde (yaşamanız şartiyle) mallarınızla (mehir vermek suretiyle) ara (yıp nikâhla) manız için— size halâl edildi. O halde onlardan hangisiyle faidelendiyseniz ücretlerini (mehirlerini) takdir edildiği veçhile verin. O mehrin mikdarını ta'yin edildikten son­ra aranızda gönül hoşluğu ile uyuşduğunuz şey (mikdar) hakkında üstünüze bir vebal yoktur. Şüphesiz ki Allah hakkıyle bi­licidir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir” (en nisa 23-24).





6) Dâr-ı harbden esir olarak getirilen kadınların memleketteki kocalariyle olan nikâhları bozulmuş olur. Onları zevce olarak almak müminler için haram değildir.




Bunlardan başka müşrike olan kadınlarla evlenmeyi de islâm haram kılmıştır. Bu hususta Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“(Ey müminler) Allah’a eş tanıyan kadınlarla (müşrikelerle), onlar imana gelinceye kadar, evlenmeyin. İman eden bir cariye, müşrik bir kadından —bu sizin hoşunuza gitse de— elbet daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de, onlar iman edinceye kadar, (mümin kadınları) nikahlamayın. Mü’min bir köle, müşrikten —o, sizin boşunuza gitse de— elbette hayırlıdır. Onlar sizi cehenneme çağırırlar, Allah ise, kendi iradesiyle cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara ayetlerini apaçık söyler. Tâ ki iyice düşünüp ibret alsınlar.” (el bakara 221)



İslamda Kadın, Tesettür, İzdivaç
Hüseyin Suudi Erdoğan

Çile Yayınları



17 Ocak 2017 Salı

Şeytanı Kahretmenin Yolları



Eğer: «Şeytanla nasıl muharebe edeyim ve ne ile onu kahr ve defedeyim?» dersen...

Bil ki; bunu yapmak isteyenler için bu husûsda iki yol vardır;

Birincisi: Bâzılarının dediği gibi, şeytanı defetmede tedbir sadece Allah Teâlâya sığınmaktır.

Çünkü şeytan köpektir. Allah Teâlâ onu senin üzerine saldı. Onunla muharebe etmeye ve onu def etmeye uğraşırsan vaktin zayi olur. Şeytan sana galib gelir ve seni yaralar. Senden uzaklaştırması için köpeğin sahibine dönmen daha uygundur.

İkincisi: Diğerlerinin dediği gibi, şeytanı def etmenin yolu, onunla mücadele etmek, onu reddetmek, def etmek ve muhalefet etmek, bu hususta kararlı ve sebatlı olmaktır.

Ben de derim ki; bana göre şeytanı def etmede en doğru yol, bu iki şıkkı cem' etmendir. Evvelâ onun şerrini def etmeye kudretli olan Allah'a emrettiği gibi sığınman ve şerrini senden def etmesini istemenle olur. Sonra, şeytanın bize galip geldiğini görürsek, biliriz ki bu, Allah tarafından onunla mücadelemizdeki doğruluğu ve emirlerine karşı kuvvetimizi ve sabrımızı görmesi için bir imtihandır. Nitekim kâfirleri ve şerlerini defetmeye kudreti yettiği halde onları bizim üzerimize musallat etmesi, bizim için cihâddan bir nasib, sabır ve günahlardan halâs olmak içindir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:

«Allah'ın (ezeldeki) ilmini iman edenlere açıklaması, içinizden şehidler edinmesi içindir.» (Âl-i imrân 140)

«Yoksa siz -Allah içinizden savaşanlarla savaşmayanları belli etmeden, sebat edenlerle etmeyenleri belli etmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?» (Âl-i imrân 142)




Şeytanla Nasıl Savaşılır?

Cenâb-ı Hak kâfiri musallat ettiği gibi şeytanı da musallat eder. Âlimlerimizin söylediğine göre şeytanla savaşmak üç şekilde olur:

Birincisi: Onun desise ve hilelerini iyice öğrenmen lâzımdır. O zaman bunları sana yapmaya cesaret edemez. O, ev sahibinin farkına vardığını anladığı anda kaçan bir hırsıza benzer.

İkincisi: Onun davetini hakir görür, kalbini ona vermez ve ona uymazsın. Çünkü şeytan havlayan bir köpek mesabesindedir. Üzerine gidersen daha fazla yüklenir ve devam eder. Geri çekilirsen sükût eder.

Üçüncüsü: Dil ve kalbinle dâima Allah'ı zikretmelisin. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Şeytanın nazarında Allah'ı (c.c.) zikretmek, insanların nazarında öldürücü bir hastalık gibidir.»





Âbidler Yolu
İmam-ı Gazâlî

Çelik Yayınevi




16 Ocak 2017 Pazartesi

Kalp


Kalp


* Kalp kelimesi sözlük anlamıyla; normal vaziyetinden geriye çevirmek, döndürmek, tersine çevirmek, içini dışına döndürmek gibi manalara gelmekte ve değişkenliği ifade edilmektedir. Nitekim Hadîs-i Şerifte Peygamber Aleyhis-Selâm: "Kalbe, kalb denilmesinin sebebi; değişken olduğu, devamlı bir hal üzere olmadığı içindir. Kalp, düz bir arazide herhangi bir ağacın köküne takılmış (rüzgarın estiği yöne döndürüp çevirdiği) kuş tüyüne benzer."


* "İnsanoğlunun kalbi serçe kuşu gibidir. Hergün en az yedi değişikliğe uğrar" buyurmuştur.

* Kur'ân-ı Kerim'de ise: "O (Allah) ki, yarattığı herşeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır. Sonra onun zürriyetini nutfe'den, hakir bir sudan üretmiştir. Sonra onu şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!" buyrulmaktadır.

Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm: "Dikkat ediniz! İnsan bedeninde bir et parçası vardır ki, o iyi ve sağlıklı olduğu zaman, bütün vücut sağlıklı ve iyi olur. O bozulup hastalandığı zaman ise, bütün vücut bozulur ve hasta olur. Bilmiş olunuz ki o et parçası kalbdir." buyurmuştur.



Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi


15 Ocak 2017 Pazar

Sualler



Rasulullah (S.a.v.):

- İnsanlar birbirlerine birtakım suâller sormaktan asla vazgeçmiyeceklerdir. Hatta: Herşeyi yaratan Allah'tır, fakat Allah'ı kim yaratmıştır? diyeceklerdir" buyurdu. (*)



(*) Hadîsteki "Allah'ı kim yaratmıştır" sözü, en çirkin şeytân telkînlerindendir. Kâinatı yaratan Allah Teâlâ'nın bir yaratma eseri olması aklen de, naklen de muhaldir; ulûhiyet şiarına aykırıdır. Bunun gibi şeytâni vesveselere kapılan kimsenin Eûzu billahi mine'ş- şeytânir-racîm diye o vesveseyi def etmesi tavsiye edilmiştir. Müslim'deki rivayette "Âmentu billahi ve rusûlihi (= Ben Allah'a ve rasûllerine îmân ettim) desin" şeklinde gelmiştir.


Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken

Salâtı Küsuf




Küsuf (Güneş tutulması), husuf (Ay tutulması), zelzele, şedit rüzgarlar, devamlı yağmur, yakıcı yıldırımlar, korkunç karanlık, korkunç sel, müstevli emraz gibi, korkulu ve ürküntülü zamanlarda, - bütün hâdiselerin - kâinatı ibda' edene izafesini - hakikat olarak kabul edip - kerahet vaktinin gayride, namaza durmak ve iki veya daha ziyade, çift rekât namaz kılmak, sünnettir. Büyük sûreler, okuyarak ve rükû ve sücud tesbihlerini çoğaltarak, bu namazları, uzatmak dahi, sünnettir.

Aleyhissâlâtü ves selâm efendimiz hazretleri : «Bu gibi felâketleri gördüğünüz zaman namaza sarılın.» buyurmuşlar ve oğlu İbrahim'in vefatı gününde vâki olan güneş tutulmasını çocuğun ölümüne atf ve isnat etmek isteyenlere cevaben - cemaatle - iki rekât namazdan sonra, hutbe suretiyle: «Güneş ve ay, Cenab-ı Hakkın âyâtındandır. Hiç kimsenin vefatı yahut hayatı için, tutulmazlar,» buyurmuşlardır.



Nimet-i İslâm
Elhac Mehmed Zihni

Salâh Bilici Kitabevi



13 Ocak 2017 Cuma

Doğru Tüccarlar




Hadis-i şerifte buyuruldu:

- Tüccarlar kıyamet gününde fâcir olarak haşr olunurlar; ancak, takvâlı olan, iyilik yapan ve sâdık tüccar müstesna.


"facirler" kelimesi, "facir" kelimesinin cemiidir. Fâcir, zevk-ü sefa ve haramlara dalan, demektir. Onlara (kötü tüccarlara) fâcir isminin verilme sebebi şudur: Onlar alış-verişlerde yalan yere yemin ettikleri, başkasını aldattıkları, iyi ve kötüyü birbirine karıştırdıkları, faiz alıp vermeleri (ve hemen hemen) hiçbirinin sakınmadığı (bu tür kötülüklerden dolayı) kendilerine fâcir adı verildi. Bundan dolayı hadis-i şerifin tamamında buyuruldu ki: "ancak takvâlı olan, müstesna..." Yani yalandan korunan, demektir.


"Ve iyilik yapan" yemininde birr ü ihsan üzere olan iyi kişi demektir.

"ve sâdık" konuşmasında doğru söyleyen kişi, demektir.

Denildi ki:
"ancak takvâlı olan, müstesna..." Ancak Allâhü Teâlâ hazretlerinden korkan, Allâhü Teâlâ hazretlerin emirlerini terk etmeyen ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin nehyettiklerini işlemeyen kimse, demektir.

"Ve iyilik yapan," iyilik yapan, hiçbir kimseye eziyet etmeyen ve hiçbir kimseye zarar dokundurmayan demektir.

"ve sâdık" Malın fiyatında doğru söyleyen, yalan yere yemin ile mal satmayan, demektir.

Meselâ: "Vallahi, ben bu malı yüz dirheme satın aldım" demesi gibi; halbuki o fiyata almamıştı. Belki yüz dirhemden daha az bir miktara satın aldığı halde yüz dirheme aldım diye yemin etmesi gibi...





Yalan Yere Yemin Malın Bereketini Siler

Yalan yere yemin etmek sebebiyle Allâhü Teâlâ hazretleri malın bereketini siler ve yok eder...



Kazancı Temiz ve Helal Olan Tüccarlar

Hadis-i şerifte buyuruldu;

-"Muhakkak ki kazançların en hoş ve temizi, tüccarların kazancıdır. O tüccar ki:

1- Konuştuğu zaman, yalan söylemeyen,

2- Emanet edildiği zaman ihanet etmeyen,

3- Vaad ettiği zaman, vaadini muhalefet etmeyen (söz verdiği zaman sözünden caymayan),

4- Satın aldığı zaman, (karşısındaki malı) kötülemeyen.

5- Sattığı zaman (malını) övmeyen,

6- Üzerlerinde alacak olduğu zaman, (borcunu ödemeyi) uzatmayan (hemen ödeyen),

7- Kendilerinin (başkalarında alacağı) olduğu zaman ise: (karşısındaki kişiyi) sıkmayan (tüccarların kazancı temiz ve helâldir...)



Rûhu'l Beyan Tefsiri
İsmail Hakkı Bursevi



12 Ocak 2017 Perşembe

İçki (hamr)



Çeşitli bitkilerden yapılan ve belli bir miktar içildiği zaman sarhoşluk veren maddelere "içki" denir.


İçkinin Yapıldığı Maddeler:

Peygamber Aleyhis-Selâm zamanında içki; buğday, arpa, üzüm, hurma ve bal'dan yapılıyordu. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm: "Buğdaydan içki yapılır, arpadan içki yapılır, üzümden içki yapılır, hurmadan içki yapılır, baldan içki yapılır. Fakat ben, sarhoşluk veren bütün şeyleri sizlere yasak ediyorum" demiştir.


Hz. Ömer (r.a.) de bir hutbesinde: "Ey Cemâat! Gerçekten içkinin haram kılınması Kur'ân ile sabittir. İçki beş şeyden yapılır. Üzümden, kuru hurmadan, baldan, buğdaydan ve arpadan. İçki (hamr), aklı örter şeydir." diyerek içkinin yapıldığı maddeleri ve içkinin aklı giderdiğini bildirmiştir.



İçki İle Tedavi Caiz Değildir

(Yemenli) Târik b. Süveyd (r.a.) bir defasında Peygamber Aleyhis-Selâm'a gelerek: "Yâ Rasûlallâh! Bizim arazimizde üzüm bağlarımız vardır. Üzümlerini sıkar (şarap yapar)'ız. Biz bunu içebilir miyiz?" diye sordum.

Bunu duyan Peygamber Aleyhis-Selâm:

"Hayır" dedi. İkinci kez sordum, yine: "Hayır" dedi. Üçüncü kez sordum, yine: "Hayır" dedi. Bunun üzerine ben:
"Biz bu şarapla hastaların şifâ bulmasını dileriz" dedim. Bu söz üzerine Peygamber Aleyhis-Selâm: "İçki şifâ değil, bilakis derttir" buyurdu.




Yine Peygamber Aleyhis-Selâm:

"Şüphesiz ki yüce Allah derdi de devayı da vermiştir. Her dert için dahi bir deva (şifâ) yaratmıştır. Tedavi olunuz! Fakat haram (ve pis) şeylerle tedavi olmayınız!" buyurmuştur.



Yine Peygamber Aleyhis-Selâm:

"Ben size bir şey emrettiğim zaman, mümkün olduğu kadar onu yapmaya çalışınız! Bir şeyi de yasakladığım zaman, onu da terkediniz!"


* Sarhoşluk veren her şey haramdır. Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır. Bir testisi sarhoşluk veren şeyin, bir yudumu (veya bir avuç dolusu kadarı) da haramdır" buyurmuştur.

* Kur'ân-ı Kerim'de ise: "Ey İman Edenler! İçki, kumar, ibadet ve tazim için dikilen putlar, fal okları, hepsi de şeytan işi, pis şeylerdir, bunlardan sakınınız ki kurtulasınız. Muhakkak ki içki ve kumarda şeytan aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı zikretmek ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz bunlardan hâlâ vazgeçmez misiniz!" buyrulmuştur. (Maide 90)




İçki Satışının Yasaklığı

İnsanların sağlığı ve ahlakı için zararlı olan içkinin satışı dahi yasaklanmıştır. Nitekim İbni Abbas Hz.'leri demiştir ki: Peygamber Aleyhis-Selâm'dan işittim şöyle buyurdu: "Cebrail Aleyhis-Selâm bana geldi de: "Ey Muhammed! Yüce Allah içkinin kendisine, onu yapıp imal edene, yaptırana, içene, içirene, taşıyana, taşıttırana, satana, (satın alana, parasını yiyene), sâkiliğini yapana, sâkilik yaptırana lanet etti" demiştir.


Yine Peygamber Aleyhis-Selâm: "Yüce Allah bir şeyi haram kıldığı zaman, onun satışından elde edilen bedelini (parasını) da haram kılar" buyurmuştur.





Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi


11 Ocak 2017 Çarşamba

Zühdün Farz Ve Nafile Olduğu Yerler




Eğer: «Dünyada zühdün hükmü nedir? Farz mıdır, nafile midir?» denilirse...

Bil ki, zühd bize göre haram ve helâlde vâki olur. Haramda olan zühd farz, helâlda olan da nafiledir. Sonra, tâate yönelenler için haram, pis olan ölmüş hayvan leşi gibidir. Ona gidilmez, ancak zaruret anında zararı defedecek miktarda yaklaşılır.

Helâlde olan zühd ise, bu ancak ebdallar menzilesindedir. Onlara göre, helâl da ölmüş hayvan leşi gibidir. Ondan ancak mutlak ihtiyaç miktarı istifade ederler.

Onlara göre, haram ateş gibidir. Hiçbir halde ondan almayı hatırlarından bile geçirmezler.

İşte şu, kalben dünyadan soğumanın ve ondan tamamen alâkayı kesip onu cidden habis görüp terk etmenin mânâsıdır. O zaman kalbinde dünyaya karşı arzu ve istek kalmamış olur.

«Hilkatimiz aynı hilkat, tabiatımız aynı tabiat olduğu halde, insan tarafından arzu edilen acaib lezzetleri ve şehvetleriyle dünyanın ateş gibi olması, yahut kötü görülen değişmiş ciyfe hükmünde görülmesi nasıl mümkün olur?» dersen...

Bil ki, Allah'ın has tevfîkına mazhar olup onun âfetlerini ve asıldan pis olduğunu bilen kimse için dünya işte böyle olur. Bundan zahirî ziynet ve alâyişine aldananlarla, dünyanın ayıp ve âfetlerini görmeyerek ona rağbet edenler (dünyanın ateş ve ciyfe olmasından) taaccüb edeceklerdir. Bu husûsda sana bir misâl vereceğim.

Bil ki, (dünyanın bu hâli), şeker vs. gibi şeylerle tatlı yapıp içine öldürücü zehir koyan bir kimse gibidir.

Bu tatlı yapılırken bir adam bunu görse, diğer bir adam da görmese, (tatlıyı yapan insan) tatlıyı süslü ve bezekli olarak onların önüne koysa, zehirin tatlı içerisine konulduğunu gören kimse bu tatlıdan uzak olacak, ondan yemeyi hiçbir zaman hatırından bile geçirmeyecektir. Bu tatlı o kimse için ateş gibidir. Bunun âfetini bildiği için tatlının zahirî güzelliğine aldanmaz.

Tatlının yapılışını görmeyen kimseye gelince.. Tatlının zahirî süsüne aldanarak ona son derece düşkünlük gösterir ve onu yemede sabırsızlık ederek, nefsini yemekten men' eden arkadaşının bu durumuna taaccüb eder. Çok kere de bu durumdan (arkadaşının yememesinden) arkadaşını akılsızlıkla itham eder. İşte bu husus, dünyadan kaçınan basiretli kimselerle dünyaya rağbet eden kimselerin durumu gibidir.


Eğer: «Bize kuvvet olsun diye dünyadan bir miktar elbette lâzımdır; bu nasıl terk edilir?» denilirse...

Bil ki, dünyayı terk etmek, bünyenin kuvvetlenmesi için zaruri ihtiyâcın dışında olmalıdır. Bünyenin kuvvetlenmesinden maksad, Allah Teâlâ'ya ibâdet etmen içindir. Yoksa yiyip içmen ve dünyadan zevk alman için değildir. Allah Teâlâ dilerse (yemek, içmek vs.) gibi sebeplerle bünyeni kuvvetlendirir, dilerse melekler gibi sebepsiz olarak kuvvetlendirir.




Âbidler Yolu
İmam-ı Gazâlî

Çelik Yayınevi



10 Ocak 2017 Salı

Mahremiyet




Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Ebû'l-Kaasım (S) şöyle buyurdu: "Eğer bir kimse izinsiz olarak senin mahremiyyetine bakar, sen de iki parmağın arası ile bir çakıl taşı atarak onun gözünü çıkarırsan, bundan dolayı artık sana herhangi bir günâh sabit olmaz" (*)


(*)Evine girmesine izin vermediğin bir adamın gözünü çıkarırsan kısas lâzım gelmez demek olur ki, bu da öyle izinsiz bakmayı men etmede mübalağa ifade etmektedir.



Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


8 Ocak 2017 Pazar

Bel’âm ibn-i Bâûrâ - Hikaye



Bel’âm ibn-i Bâûrâ, ülû’l-azm peygamberlerden Hz. Mûsa aleyhisselâm zamanında yaşamış, İsm-i A‘zam’ı bilen âlim ve duâları makbul olan velî bir zât idi. Belka şehrinde oturuyordu.

Şehrin vâlisi Belak, Hz. Mûsa’nın askerlerinin şehre doğru geldiğini duyunca, şehre girmemeleri için, ondan duâ etmesini istedi.

Kabul etmeyince; ölümle tehdit etti! Halk da kendisine çeşitli rüşvetler verdi... Gene de kabul etmeyince; hanımı devreye girdi. Ve nihayet hanımı vâsıtasıyla, Hz. Mûsa ve askerleri aleyhine duâ ettirdiler. Yani dünya sevgisi sebebiyle, zâlimlere taraftarlık etmiş oldu.

Cenâb-ı Hak da, duâsını kendi aleyhine çevirdi ve son nefesinde imansız olarak gitti. Kur’ân-ı Kerim’de onun hâli, soluyan köpeğin hâline benzetilmiştir ki, bahis mevzuu âyetlerin meali şöyledir:

“Habîbim onlara, kendisine âyetlerimizi verdiğimiz o adamın kıssasını da anlat; o bunlardan sıyrılıp çıkmış, derken şeytan onu arkasına takmış, nihayet azgınlardan olmuştu. Eğer dileseydik, biz, elbette onu bu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere-alçaklığa saplandı ve hevâsının, nefsanî arzu ve isteklerinin peşine düştü. Artık onun ibret verici hâli, o köpeğin hâline benzer ki, üzerine varsan da dilini uzatıp solur; bıraksan da dilini sarkıtıp solur.” (Kur’ân-ı Kerim, A‘raf sûresi, 7/175-176; Elmalı’lı)

Yani, onu yorsan da dilini uzatır solur, rahat bıraksan da dilini uzatır solur... Hiçbir zaman ıztıraptan kurtulmaz. Köpeğin en aşağılık hâli, başka hayvanda bulunmayan bu soluyuştur. İşte o kimsenin hâlindeki bu alçalma, köpeğin örnek olmuş olan bu en aşağılık hâli gibidir. Yani alçalmanın son kertesidir ki, korkutsan da korkutmasan da aynıdır; onun için bir şey fark etmez.

“İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan kavmin misâlidir”, onların sıfatı budur.

Habîbim! “Artık sen, bu kıssayı onlara anlat; belki iyice düşünürler.” İçlerinde, uyanıp aklını başına toplayacak olanlar bulunur; yani sen, bu ihtimâli de göz önünde bulundur, dikkate al.”









7 Ocak 2017 Cumartesi

Ölüm Hâlinde Olanların Yanlarında Bulunanların Âdâbı Beyanındadır





Hasta yanında bulunacak kimselerin hakkında bir çok âdâb beyan olunur:



1. Cünüp veya aybaşı hâlinde olanlar varsa, onları dışarı çıkarmalıdır.

2. Sağ tarafına veya sırtı üzerine yatırmalı ve kıbleye döndürmelidir.

3. Sure-i yasin okumalıdır.

4. Lâ ilâhe illallah kelime-i tayyibesini telkin etmeli, (söyle) diye hastayı zorlamamalı ve sıkıştırmamalıdır.

5. Azalarını uzatmalıdır.

6. Ruhunu teslim edince, gözlerini kapamalıdır.

7. Karnının üstüne kılıç veya bıçak gibi bir şey koymalıdır.

8. Yıkanana kadar, yanında Kur'an okunmamalıdır.

9. Yanına salihlerden ve hayır sahiplerinden kimseleri getirmelidir.

10. Ruhunu teslim ederken, şiddet görmüşse, bunu çirkin görmemelidir. (Ölüm anındaki meşakkat, o kimsenin kötü haline alâmet değildir.)

11. Hayırlı alâmetler gördü ise, bundan ferah duyduğunu açıklamalıdır. Mesela, gözünden su gelmek, elinin iki tarafı dürülmek, burnunun iki tarafı şişmek, tebessüm eder gibi halde bulunmak gibi...

12. Azap alâmetleri görüldü ise, teessüf etmelidir. Mesela, renginde çirkinlik ve nursuzluk, boğazı sıkılınca horlayan kimse gibi horlaması, ağzının iki tarafında köpük hâsıl olması gibi... Hafezanallahu ve iyyaküm.





Mecmâ'ul Âdâb
Sofuzade Seyyid Hasan Hulûsi

Salah Bilici Kitabevi





6 Ocak 2017 Cuma

Ata Binme İlmi




Eski zaman derebeylerinden biri oğlunu tahsil için, lalasıyla beraber İstanbul'a göndermişti. Tahsil bittiğinde memlekete dönen lalaya: "Oğlumun en iyi öğrendiği ilim nedir?" diye sorulunca, lala: "Ata binmektir. Çünkü derste bir kusur ettiği zaman hocası, hatır sayıp yüzüne vurmazdı. Hâlbuki düzgün binmediği zaman at, hatır saymayarak kendisini yere atardı." demiş.




Yedikıta



5 Ocak 2017 Perşembe

Cihâd-ı Asğar ve Cihâd-ı Ekber?






Ve bil ki; Kim cenneti elde etmek yolunda nefsini feda eder ve malını infak ederse; o kişiye cennet vardır. Bu "cihâd-ı asğar"dır (küçük savaştır.)

Kim, Allâhü Teâlâ hazretlerini talep etmek için kalbini ve ruhunu verirse, o kişi için de cennetin Rabbi vardır, işte bu da "cihâd-ı ekber"dir. (Büyük savaştır.)

Çünkü tasfiye (kalbi arındırmak, ruhu yüceltmek ve nefsin kötü) ahlaklarını değiştirme yolu; zahiri düşmanlarla savaşmaktan daha zordur.



Not:
Malum olduğu üzere cihad iki kısımdır:

1- Cihâd-ı asğar (küçük savaş)

2- Cihâd-ı ekber (büyük savaş)

Cihâd-ı Asğar, orduların ordularla savaşmasıdır. Bu savaşta mü'min galipte olsa mağlupta olsa kârlıdır. Zira bir mü'min Allah yolunda, Allâh'a taat için, Allah rızasını kazanmak niyetiyle savaşa gider, Allah'ın düşmanlarıyla savaşırsa; mü'min galipte olsa mağlûpta olsa kârlıdır. Savaşta Allah'ın düşmanlarını öldürüp gazi olsa, cennetliktir; Allah'ın düşmanları tarafından öldürülse, yine cennetliktir.

Cihâd-ı Ekber, kişinin kendi kendisiyle savaşması yani kendi nefsi ile mücâhede etmesidir. Bu savaşın yolu; kitap ve sünnettir. Rehberi; mürşid-i kâmil. Düşmanı; nefis, nefsin hevâ-ü hevesi ve şeytan. Savaş aleti; zikir, tefekkür, rabıta, evrâd-ü ezkâr ve ibâdetlerdir ve bunlarla beraber takva ve ihlastır.
Ordu kişinin kendisidir.
Nefisle mücâhede işinde, bütün bunların tam ve mükemmel olması gerekir. Biri noksan olursa mağlûp olunur.
Nefisle mücâhede ederken mü'min mutlaka galip gelmeli, nefsine hakim olmalıdır. (Mütercim)




Ruhul Beyan Tefsiri
İsmail Hakkı Bursevî


4 Ocak 2017 Çarşamba

Münacat




Yahya bin Muaz Râzî rahimehullah Allah'a şöyle münacatta bulundu:

"İlahi!
* Gece, ancak sana yalvarmakla güzel olur.
* Gündüz, ancak sana ibadet etmekle güzel olur.
* Dünya, ancak seni zikretmekle güzel olur.
* Ahiret, ancak senin affetmenle güzel olur.
* Cennet, ancak senin cemalini görmekle güzel olur.



Münebbihât (Cennet Yolunun İşaretleri)
İbn-i Hacer-i Askalânî

Tercüme: Ali Eren
Yâsin Yayınevi



3 Ocak 2017 Salı

Hayırlısı




Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "Sizden hiçbiriniz kendisine inmiş olan bir zarardan dolayı sakın ölümü temennî etmesin. Eğer muhakkak ölümü temenni etmek zorunda bulunursa:

Allâhümme ahyinî mâ kâneti'l-hayâtu hayran lî, ve teveffenî izâ kâneti'l-vefâtu hayran lî!
( = Yâ Allah! Yaşamak benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat, ölmek benim için hayırlı olduğu zaman da beni öldür!) desin"



Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


2 Ocak 2017 Pazartesi

Aslan Ve Tilki




Abdülmelik bin Mervan, ülkesinde baş gösteren veba hastalığının zararlarından korkarak büyük bir üzüntüye düşmüş ve gizlice kaçmaya niyyet ederek, bir gece kölelerinden birisini yanına alarak şehirden çıkmış. Bir müddet yol aldıktan sonra, halifeye uyku bastırmış.

Kölesine:

- Bana uykumu kaçıracak güzel bir şeyler anlat! Emrini vermiş. Köle, hoşa gidecek hikayeler bilmediğini söyleyerek özür dilemişse de, halife ısrar etmiş ve nihayet köle şu hikayeyi anlatmış:

Bir tilki, aslana gelerek:

- Ben zayıf bir hayvanım. Diğer vahşi hayvanlardan ve kuşlardan çok korkuyorum. Beni himayene al, senin muhafazan altında biraz rahat edeyim, diye rica etmiş.

Aslan da tilkiyi himayesi altına almış. Bir müddet, yanında gezdirip rahat ettirmiş. Bir gün, havada bir kara kuş görünmüş. Tilki bu kuşun kendisine saldıracağını anlayarak aslana sığınmış. Aslan da:

- Korkma! diyerek onu teselli etmişse de, kara kuş havada dolandıkça, tilkinin korkusu da artmış. Aslana o kadar sokulmuş ki, aslan da bu haline acıyarak onu arkasına almış. Havada bu hali gören kuş, birden süzülmüş ve tilkiyi aslanın arkasından kaparak havalandırmış. Zavallı tilki kara kuşun pençesinde yükselirken aslana hitaben feryat edermiş:

- Ey koruyucuların babası! Hani sözleşmemiz ne oldu?

Aslanda kendisine şöyle cevap vermiş:

- Seninle sözleşmemiz; yeryüzünden gelecek saldırılara ve belalara karşı seni koruyacağıma dair idi. Halbuki, bu bela sana gökten geldi. Benim, gökten gelecek belaları def etmeye gücüm yetmez.

Halife, kölenin bu hikayesini dinledikten sonra, tövbe ve istiğfar ederek, ülkesine dönmüş ve bu beyti okumuş:

Mukadder olan işlerden korkup kaçsan da, o seni mutlaka arayıp bulacaktır.



Mecmâ'ul Âdâb
Sofuzade Seyyid Hasan Hulûsi

Salah Bilici Kitabevi


1 Ocak 2017 Pazar

Ceza


"Allah'a ve Rasûlü'ne harb açanların, yeryüzünde fesâdçılığa koşanların cezası, ancak öldürülmeleri, ya asılmaları yâhud elleri ile ayaklarının çaprazvârî kesilmesi yâhud da sürülmeleridir. Bu onların dünyâdaki rüsvâylığıdır" (el-Mâide: 33)

Bize el-Evzâî tahdîs etti. Bana Yahya ibn Ebî Kesir tahdîs edip şöyle dedi: Bana Ebû Kılâbe el-Cermî tahdîs etti ki, Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Ukl kabilesinden bir topluluk Peygamber (s.a.v.)'in huzuruna geldiler, islâm dîni'ne girdiler. Fakat hastalandıklarından dolayı Medine'de ikaamet etmek istemediler. Peygamber de onlara Beytu'l-mâle âid sadaka develerinin bulunduğu yere gitmelerini, develerin sidiklerinden ve sütlerinden içmelerini emretti. Onlar Peygamberin dediğini yaptılar ve sağlıklarını kazandılar. Sonra dinden geri döndüler, develerin çobanlarını öldürdüler ve develeri sürüp götürdüler. Onların, bu işleri Peygamber'e ulaşınca arkalarına bir süvârî birliği gönderdi. Yakalanıp getirildiler. Peygamber onların ellerini ve ayaklarını kestirdi, gözlerini oydurdu. Peygamber onların kesilen yerlerine kanın dinmesi için dağlama ameliyyesi yapmayıp öylece terketti. Nihayet öldüler.


Not: Ukl ve Ureyne kabîlelerinden olan bu kimselere karşı Kureyş reîslerinden ölüp Mekke fethi senesinde şehîd olan Kurz ibn Câbir el-Fıhrî(R),nin kumandasında bir seriyye gönderildi. Vak'a hicretin altıncı senesinde bir rivayete göre şevval ayında cereyan etti. Sebebi de şu idi: Ukl ve Ureyne kabîlelerinden yedi-sekiz kişi Peygamberin huzuruna gelerek islâm üzere bey'at, tevhîd kelimesini telâffuz ve müslümân olduklarını izhâr eylediler. Ve: "Yâ Rasûlallah, biz fakiriz, bizi barındır, yedir içir" diye rica ettiler. Rasûlullah onları Suffa sahâbîleri arasına aldı. Biraz ikaametten sonra, Medîne havası mîzâçlarına uygun gelmediği için Peygambere: "Yâ Rasûlallah! Biz çölde yaşamağa alışmış, koyun, deve sahipleri idik; çayırı, çimeni, bağı bahçesi bol yerlere alışık değiliz, Medine'de ikaamet hoşumuza gitmiyor. Develerinizin bulunduğu yere çıkmamıza izin verseniz..." dediler. Rasûlullah bunların ihtiyâçlarını düzeltmek için, çobanıyle beraber bir deve sürüsü tahsis edilmesini emretti. Develer sadaka develeri, yâni Beytu'l-mâle âid idi. Bunlara: "Develerin bulunduğu yere gidip sütlerini ve bevllerini içerek tedâvî ediniz" buyurdu. Bunlar oraya gittiler, tedâvî edip sıhhat kazandılar. Vücûdları sağlamlaşınca dînden çıkarak Peygamber'in çobanı Yesâr'ı öldürdüler, develeri sürüp götürdüler. Bu Yesâr, Peygamber'in azâdlısı idi. Hâinler onu öldürdükleri zaman musle yaptılar, yânî elini, ayağını kestiler ve gözlerine diken batırdılar...
Vak'a hakkında Medine'ye haber gelince, Rasûlullah onları yakalamaya yirmi atlıyı, Kurz ibn Câbir kumandasında gönderdi. Kurz onları yakalayıp getirdi. Peygamber de dînden çıkma, ni'mete nankörlük, yol kesmek, öldürme ve işkence gibi fiillerine kısas olmak üzere ellerinin, ayaklarının kesilmesini, gözlerinin çıkarılmasını emretti. Baş taraftaki âyetin nüzul sebebi de budur. Hadîsin âyete uygunluğu ise şübhesizdir.


Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken