16 Ağustos 2017 Çarşamba

Sünnet, Sünnetin Kısımları Ve Dinde Teşri‘ Kaynağı Oluşu




“Sünnet”, lûgatte âdet ve yol gibi mânâlara gelir. Bu itibarla herhangi bir kişiye nisbetle sünnetten söz edildiğinde, onun, ister iyi ister kötü olsun, devamlı veya sıkça yapageldiği hâl ve hareketleri kastedilir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: “Kim güzel bir âdeti başlatırsa, kendisine hem o davranışın hem de kıyâmete kadar onu örnek alan kimselerin sevâbı verilir. Kim de kötü bir âdeti başlatırsa, kendisine hem o hareketin, hem de kıyâmete kadar onu örnek alan kimselerin günâhı yüklenir.” Bu hadîs-i şerifte sünnet kelimesinin, âdet mânâsında kullanıldığı görülmektedir.


Fıkıh ve fıkıh usûlü ilimlerinde sünnet, farklı şekillerde târif edilmiştir. Bazı fıkıh âlimleri, farz ve vâcib dışındaki nâfile ibâdetlere sünnet derken, diğer bazıları aynı zamanda hukukî muâmelelerin mendub olanlarına da sünnet demişlerdir. Kezâ, bid‘at’in zıddına da sünnet adı verilmiştir. Usûl âlimlerine göre ise sünnet, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’in söz, fiil ve takrîr (tasvip)’leridir. Bu bakımdan İslâm’da sünnet, dinî hükümlerin delillerinden bir delil ve teşri‘ (hüküm koyma, kanun yapma) kaynaklarından bir kaynaktır. Sünnet ile hadîs, bazan aynı mânâda kullanılır.



Bütün İslâm âlimleri sünneti, Kur’an’dan sonra bir teşri‘ kaynağı olarak kabul etmiş ve bu hususta bazı âyet ve hadisleri delil olarak göstermişler... Ayrıca, icma‘ ve aklî deliller de sünnetin bir teşri‘ kaynağı olduğunu ortaya koymuştur. Biz burada, son senelerdeki Kur’an’dan başka teşri‘ kaynağı kabul etmeyenlerin durumunu göz önüne alarak, sünnetin bir teşri‘ kaynağı olduğunu gösteren bazı âyet ve hadislere işâret edip bu mevzûdaki icma‘ ve aklî delilleri kısaca îzah etmeye çalışacağız.


Her şeyden evvel Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, topyekûn insanlığa en güzel örnek olarak gönderildiği için, diğer insanlardan farklı ve İlâhî murâkabe ve muhâfaza altında bulunuyordu. Şayet devamlı olarak İlâhî kontrol ve yardım onunla beraber olmasaydı, insan olması bakımından bazı hataları bulunabilirdi. Halbuki birçok hatası bulunan bir insanın, diğerlerine örnek olması düşünülemez. Akıl yönünden böyle olduğu gibi, nakil (âyetler) de bu hususu teyid eder. Nitekim, “O, kendi arzusu ile söylemez. O(nun söylediği) kendisine vahyedilenden başka bir şey değildir” (Necm sûresi, 53/3-4) âyet-i kerimesi, Resûlüllah Efendimiz’in konuştuklarının vahye dayadığını gâyet açık bir şekilde göstermektedir.


Buna göre hem Kur’an, hem de sünnet’in kaynağı vahiydir. Ancak Kur’an vahy-i metlüv (okunmuş olan vahiy), sünnet ise vahy-i gayr-i metlüv yani okunmamış olan vahiydir. Yani Kur’ân’ın hem mânâsı hem de lafızları, cümleleri, sünnetin ise sadece mânâsı vahiydir, lafızları, ifade ediliş şekli Resûlüllâh'a (s.a.v.) âittir. Kaynağı vahiy oluşu cihetiyle Kur’ân’a uymak nasıl farz ise, Resûlüllâh’ın sünnetine uymak da aynen farzdır.


Rabb’imiz celle şânühû, “Biz sana da Kur’ân’ı indirdik. Tâ ki insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın” (Nahl sûresi, 16/44) buyurarak, Kur’ân-ı Kerim’i açıklama vazifesini Resûlüllâh'a (s.a.v.) vermiştir. Bu itibarla sünnet, Kur’ân’ın bir tefsiri ve hükümlerin de bir kaynağıdır.


Kur’ân-ı Kerim’de pek çok âyet, sünnete uymanın, Resûlüllâh'a (s.a.v.) itâat etmenin farz olduğuna delâlet etmektedir. Bu delâletler, çeşitli üslûp ve ifade tarzları ile olmuştur. Meselâ bazı âyet-i kerimelerde şöyle buyurulmuştur:

“Resûl’e itâat eden, Allâh’a itâat etmiş olur” (Nisâ sûresi, 4/80)
“Ey îmân edenler! Allâh’a itâat edin, Resûl’e ve sizden olan ülû’l-emr’e itâat edin.” (Nisâ sûresi, 4/59)
“Allah ve Resûl’ü bir şeye hükmettiği zaman, îmân eden erkek ve kadına artık işlerinde muhayyerlik yoktur.” (Ahzâb, sûresi, 33/36)
“Hayır! Rabb’ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe îmân etmiş olamazlar.” (Nisâ sûresi, 4/65)
“Resûl size ne verirse onu alın, neden men‘ederse ondan vaz geçin.” (Haşr sûresi, 59/7)


İşte bütün bu âyetler gösteriyor ki, Allâh’ın emirlerine olduğu gibi, Resûlüllâh'ın (s.a.v.) emirlerine de uymak şarttır.


Sünnet, Resûlüllâh'ın Rabb’inden aldığı risâleti tebliğden ibârettir. Hazret-i Allah, risâleti tebliğ hususunda şöyle buyurmuştur:

“Ey Resûl, Rabb’inden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan, onun emirlerini tebliğ etmemiş olursun.” (Mâide sûresi, 5/67)


Sünnet de Peygamberimiz'in (s.a.v.) tebliğine dâhil olduğuna göre, ona uymak Allâh’a uymak demektir. Peygamber'e (s.a.v.) imanı ve bunun bir neticesi olarak da ona uymayı çok açık bir şekilde emreden bir âyet-i kerimede, “Allâh’a ve ümmî olan (okuyup yazması olmayan) Peygamber’e îmân edin. O Peygamber de Allâh’a ve onun sözlerine îmân etmiştir. Ve ona uyun ki, hidâyete eresiniz” (‘raf sûresi, 7/158) buyruluyor.


Hâsılı, şer‘î hükümlerde sünnetin delil oluşu, bizzat Kur’an âyetleri ile sâbittir. Buna göre Resûlüllah (s.a.v.), hadisleriyle Kur’ân-ı Kerim’i tefsir etmiş; dolayısıyla sünnet, bir bakıma Kur’an’dan neş’et etmiştir.



“Bana Kur’an ve onunla beraber onun gibisi (sünnet) verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi, ‘Size bu Kur’an yeter; onda neyi helâl bulursanız, onu helâl kabul ediniz; onda neyi haram bulursanız, onu da haram biliniz’ diyecek. Şunu iyi biliniz ki, Resûlüllâh’ın haram kıldığı da Allâh’ın haram kıldığı gibidir...”






Aynü'l-Hakîka fî Râbıtati't-Tarîka
Halis Ece

Kitabın tamamını BURADAN okuyabilir veya indirebilirsiniz.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder