30 Kasım 2016 Çarşamba

Ölüm




Ebu Hüreyre (r.a.) den Resulullah (s.a.v.)'ın şöyle dediği rivayet olundu:

- Kıyamet gününde ölüm getirilip (köprünün) başında durdurularak:
- "Ey Cennet ehli!" denilir. Bunu işiten cennet ehli oldukları yerden çıkarılmaktan korkarak ve tüyleri ürpererek bakarlar. Sonra;

- "Ey cehennem ehli!" denilir. Bunlarda bulundukları cehennemden çıkarılacaklarına sevinerek sevinçle bakarlar. O sırada:

- "Bunu tanıyor musunuz?" denilir. Hepsi birden:
- "Evet, bu ölümdür" derler. Bunun üzerine ölüm boğazlandıktan sonra her iki gruba da:
- "Herkes olduğu yerde ebedi kalıcıdır. Asla ölüm yoktur." denilir.




Tergib Ve Terhib
Hadislerle İslam

Telif: İmam Hafız El-Münziri

Huzur Yayınevi




29 Kasım 2016 Salı

En Büyük Günahlardan




Abdullah ibn Amr (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S):

- "Büyük günâhların en büyüğünden birisi, kişinin anasına babasına la'net etmesidir" buyurdu.

Kendisine orada bulunanlar tarafından:

- Yâ Rasûlallah! İnsan anasına babasına nasıl la'net eder? denildi.

Rasûlullah:

- "O kimse birisinin babasına söver, o da karşılık olarak onun babasına söver; yine o kişi birisinin anasına söver, o da karşılık olarak onun anasına söver" buyurdu.




Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken



28 Kasım 2016 Pazartesi

Irz, Namus, Hayâ Ve Tesettür




Tanzimat’tan bu yana Batılı olmaya ve modern görünmeye çalıştık. Böylece ilerleyeceğimizi ve medenî olacağımızı zannettik. Hâlbuki umulanın tam aksiyle karşılaştık. Irz, namus, hayâ gibi hasletlerimizle beraber insanlığımızı da kaybettik. Çünkü asıl medeniyet kaynağı olan İslâmî hayattan uzaklaştık. Basının ve medyanın bildirdiklerine göre, kadınlara sataşma ve saldırılar artmaktadır. Nitekim 1992 yılında İstanbul’da gelir ve tahsili orta ve yüksek seviyede olan 500 kadınla, son senelerin moda tabiriyle, “cinsel taciz!” üzerine yapılan bir anketin neticeleri, insanı dahşete düşürecek seviyededir!


Kadınların;
— Size elle veya sözle sarkıntılık yapıldı mı? sorusuna, yüzde 76’sı “Evet” demiştir.

— Lâf atıldı mı? sorusuna da, yüzde 98’i “Evet” diye cevap vermiştir.


Emniyet Genel Müdürlüğü’nden alınan bilgiler de hiç içaçıcı değildir. Hatta “Çağdaş Hayatı Destekleme Derneği” bile bu vaziyetten bîzardır.


Fatih devrine gitmeye gerek yok 50-100 sene evvel bile böyle vakalar, şimdikine nazaran yok denecek kadar azdı. Bir sarkıntılık ve tecâvüz olsa, kıyâmet kopardı. Peki, nasıl oldu da biz bu hâle geldik?!

İşte kısa cevabı:

27 Kasım 2016 Pazar

Rüya





Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


Size Ne Verdiyse Onu Alın, Size Ne Yasak Ettiyse Ondan Da Sakının



Alkame şöyle demiştir; Abdullah ibn Mes'ûd, döğün yapan, yüzlerindeki tüyleri yoldurtan, güzellik için ön dişlerinin aralarını yontturan ve Allah'ın yarattığını değiştiren kadınlara la'net etmişti. (Bu la'netleme Esed oğullarından Ümmü Ya'kûb denilen kadına ulaştı.) Bunun üzerine Ümmü Ya'kûb, Abdullah'a:
—  Bu la'netleme nedir? dedi.

Abdullah:
— Ben Rasûlullah'ın la'net ettiği kimselere neye la'net etmeyeceğim? Hem bu Allah'ın Kitâbı'nda var! dedi.

Kadın:
—  Vallahi ben Mushaf'ın iki kabı arasında ne varsa okudum, fakat onu bulamadım, dedi.

Abdullah:
— Vallahi eğer sen onu gerçekte okuduysan, muhakkak onu bulmuşsundur: "Ve mâ âtâkumu'r-Rasûlu fe-huzûhu ve mâ nehâkum anhu fe'ntehû ( = O Rasûl size ne verdiyse onu alın, size ne yasak ettiyse ondan da sakının)' (el-Haşr: 7) âyetidir, dedi.



Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


İyilik Kötülük




Lokman a.s.: "Kötülük kötülükle söndürülür diyen yalan söylemiştir. Eğer bu kişi sözünde samimi ise bir ateşin yanında başka bir ateş yaksın. Bakalım bunlar birbirini söndürecek mi? Bilakis su ateşi söndürdüğü gibi, kötülüğü de iyilik söndürür."




Tenbihü'l Muğterrîn
Selef-i Sâlihînin Evliyâullahın Yüce Ahlâkı Hikmetli Sözleri

İmam Abdülvehhab Şârânî
Bedir Yayınevi






26 Kasım 2016 Cumartesi

Gıybet




"Kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin. Sizden herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah'tan korkun. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, çok merhametlidir." (el-Hucurât: 12)



Gıybet, bir kimsenin yokluğunda hoşlanmayacağı birşey söylemektir. Peygamber (S):

- "Gıybet nedir bilir misiniz?" buyurdu.

Sahâbîler:

- Allah ve Rasûlü en bilendir, dediler.

- "Kardeşini hoşlanmayacağı birşey ile anmandır." buyurdu.

- Ya söylediğim kardeşimde varsa? denildi.

- "Eğer söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun. Ve eğer söylediğin onda yoksa o vakit ona iftira etmiş olursun" buyurdu ki, bunu Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Neseî ve diğerleri de zikretmişlerdir...




Âyet gıybetin tab'an, aklen ve şer'an çirkinliğini tasvirdir. Gıybet edilen kimse gâib olup, söylenen söze şuuru bulunmamak ve o anda müdâfaa edecek vaziyette olmamak hasebiyle bir ölü, hem de kardeş olan bir ölü ve o vaziyette onun kötülüğünü söyleyerek gıybet ile haysiyetine saldırmak bir ölünün etlerini parçalayıp yemek kabilinden bir canavarlık olmak üzere tasvîr olunuyor... (Hakk Dîni).


Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken



25 Kasım 2016 Cuma

Fakirse Borç Ver, Zenginse İste




Bir mürit, bir pîre:
-  İnsanların devamlı ziyarete gelmesinden çok zahmet çekiyor ve gelip gitmeleri yüzünden kendime zaman ayıramıyorum, ne yapmalıyım? diye sordu.

Pîr şöyle cevap verdi:
- Gelen fakirse ona borç verip kendine borçlu kıl; yok zenginse ondan bir şeyler iste ki bir daha senin etrafında dolaşıp yanına gelmesinler. Çünkü borçlular borcunu, zenginler ise istediğin şeyi vermemek için korkularından bir daha yanına uğramazlar. Dolayısıyla böylece ikisinden de kurtulursun.




Gülistan'dan Seçmeler

Hazırlayan: Ozan Yılmaz
Hasbahçe



24 Kasım 2016 Perşembe

Söz Ve İş Hususunda İnsanlar Dört Kısma Ayrılır





Şu var ki, söz ve iş hususunda insanlar dört kısma ayrılırlar.

Birincisi, iş görmeyip çok söyleyenler. Bunlar münafık veya geveze takımıdırlar. 
İkincisi, konuşmaz, fakat iş yapar. Bunlar civanmert, yüksek ahlak takımıdırlar. 
Üçüncüsü, hem söyler hem iş yapar. Bunlar alelâde kişilerdir. 
Dördüncüsü ne söyler, ne iş yapar. Bunlar ise, en alçak, en fena olanlardır.




Kelile Ve Dimne
Beydeba

Bedir Yayınevi



23 Kasım 2016 Çarşamba

Kilise Müziği Yerine Tasavvuf Müziği



Sirkeci Hoca Paşa Camii avlusunda, Regaib Kandili kutlamaları çerçevesinde, kadın erkek karışık müzisyenler tarafından “tasavvuf müziği” konseri verilmesi rezaletinden sonra, biraz da tasavvuf müziğinin dinimizdeki yerinden bahsetmek istiyorum.

Asırlardır, kandil geceleri, Kur’an-ı kerim okunarak, namaz kılınarak, mevlid okunarak, fakir fukara sevindirilerek ihya edilirdi. Artık bunlar geride kalacakmış. Batı ile her konuda “diyalog” kuruyoruz ya, dinlerarası “hoşgörü” tesis ediyoruz ya, bunun için onlara dini açıdan da benzememiz, uyum içinde olmamız lazımmış. Madem ki onlar Kilisede, ibadet olarak “Kilise müziği” çalıyorlar, bizim de, aynı gaye ile “tasavvuf müziği” çalmamız gerekiyormuş. Bundan böyle, kandil geceleri böyle kutlanacakmış!

Daha önce de, ilahiyatçı bir profesör yazısında, “Camilerde, resim sergileri açılmalı, klasik müzik, tasavvuf müziği konserleri verilmelidir. Yirmi birinci yüz yılda yaşıyoruz, dinde de değişim şart. Bunun için Kur'an felsefeleşmeli, Kur'an tefsirleri yeniden gözden geçirilmeli, zamana göre yeniden yorumlanmalıdır. Ben Londra’da kilisede, felsefe konuşmaları, Beethoven ve Mozarttan örnekler dinledim. Resim sergileri izledim. Kilisede olanlar, camide de olmalıdır.” diyordu.

Bütün bunlar, dinde reform yapılarak İslamiyetin protestanlaştırılması, kiliseye benzetilmesi gayretleridir. Halbuki müziğin her çeşidi Hıristiyanlık da dahil bütün dinlerde yasaktı.

Hıristiyanlık gibi bozulmuş, aslından uzaklaşmış dinlerde, ruhlar beslenemediği için, müziğe yönelindi; nefse hoş gelmesi ruhanî tesir sanıldı. İncilin yasakladığı müziği, papazlar, Hıristiyanlığa soktu. Bu şekilde Kilise cazib hale getirilmeye çalışıldı.

Batıdaki müzik, Kilise müziğinden doğdu. Bugün yeryüzünü kaplıyan bozuk dinlerin hemen hepsinde, müzik ibadet hâlini almıştır. Müzikle, nefsler keyiflenmekte, şehvânî duygular rahat bulmakta, ruhun gıdası olan ibadetler unutulmakta, insanları, alkolikler ve morfinmanlar gibi gaflet içinde, uyuşuk yaşatmakta, böylece çok kimsenin ebedî saadetten mahrum kalmasına sebep olmaktadır. Dinimiz insanları bu felaketten korumuştur. Eğer müzik dine girerse, bu dinin gerçek İslamiyetle bir ilgisinin kalmadığını anlamalıdır.

Aletsiz, çalgısız nağmeli sese teganni denir. Alet ile, çalgı ile birlikte olan insan sesine gına yani müzik denir. Gına haramdır. Gına ve teganni hakkında hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “İlk teganni eden şeytandır.” (Taberânî) “Gına, suyun sebzeyi yeşertmesi gibi kalbde nifak hasıl eder.” (Beyhekî)

Dinimizde tasavvuf müziği diye bir şey yoktur. Müzik, azgın nefsin gıdası, ruhun zehiridir. Kalbi karartır. İslâmiyetten ve tasavvuftan haberi olmayan kimseler, dini, dünya kazançlarına alet edip tasavvufa, hatta ibâdetlere, mistik bir hareket olarak müzik sokmuşlardır. Müzik ile, ney ile ilgileri olmamasına rağmen, Mevlana hazretleri gibi tasavvuf büyüklerini de kendilerine alet etmişlerdir.

Kitab-ül-kırare’deki hadis-i şerifte, kıyamet alametleri sayılırken, “Kur'an-ı kerim mizmardan, yani çalgı aletlerinden okunur. Tecvid ile, güzel okuyanları, dine uyan hafızları dinlemeyip, musiki ile şarkı gibi okuyanları dinlerler” buyuruluyor. (Tergib-üs-salât)

Duhâ, Evvâbin ve Teheccüd Namazları




Evvâbin namazında yüz hasene (ilâhî ihsan) vardır. Cenâb-ı Hakk bunun yetmişbeşini âhirette, yirmibeşini de dünyada verir. Binâenaleyh evvâbin kılmaya devam edenler mahşer sıkıntısı çekmezler. Evvâbin namazı akşam namazını müteâkip 6 rek'at olarak kılınır.

Duhâ namazında yüz sevap vardır. Cenâb-ı Hakk bunun yetmişbeşini dünyada, yirmibeşini âhirette verir. Binâenaleyh duhâ namazı kılmaya devam edenler dünya sıkıntısı çekmezler. Duha namazı, güneş doğduktan 45 dakika sonra 6 rek'at olarak kılınır.

Teheccüd namazının sevabı hudutsuzdur. Kılmaya devam edenlerin duâsı kabul, dereceleri yüksek olur. Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz'in hiç terketmediği bir namazdır. Bu da 6 rek'at olarak teheccüd vaktinde kılınır.Teheccüd vakti, gece, öğlenin girdiği vakitte başlar, imsak vaktine kadar devam eder. Meselâ: gündüz öğle vakti saat 12'00'de ise gece saat 12'00 de teheccüd vakti giriyor demektir.


Muhtasar İlmihal
Fazilet Neşriyat



***


Duhâ, Evvâbin ve Teheccüd namazları 6'şar rek'at olarak kılınır. Daha az veya daha çok kılınabilirse de ortası budur.

Duhâ namazının;

İlk iki rek'atine: "Niyet eyledim şükründen âciz olduğum bütün nîmetlerine teşekküren Duhâ namazına...

"İkinci iki rek'atine: "Niyet eyledim şükründen âciz olduğum İslâmiyet nîmetine teşekküren Duhâ namazına...

"Üçüncü iki rek'atine: "Niyet eyledim şükründen âciz olduğum ümmet-i Muhammed'den olmaklığa teşekküren Duhâ namazına..." diye kalbden niyet edilir.

Son iki rek'at oturarak kılınır.


Evvâbin ve Teheccüd namazlarına tek niyet kâfidir. Her selâmdan sonra ayrıca niyete lüzum yoktur.

Evvâbin namazı eğer akşam namazının arkasından kılınacaksa; akşamın sünnetinden sonra tesbih ve duâ yapılmadan Evvâbin kılınır. Arkasından tesbih çekilip duâ yapılır.



Mübarek Gecelerde Yapılması Tavsiye Edilen
Dua Ve İbadetler

Fazilet Neşriyat


22 Kasım 2016 Salı

Hastalıklar




Hastalık Bir Cezadır

"(Ey İman Edenler! Allah'ın vâdettiği sevaba ulaşmak) ne sizin boş umutlarınızla ve ne de ehl-i kitabın boş umutlarıyladır. Her kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalanır..." âyeti nazil olunca, Ebû Bekir (r.a.):Yâ Rasûlallâh! Bu âyetten sonra hâlimiz ne olur?" diye endişesini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Aleyhis-Selâm: "Ey Ebû Bekir! Allah seni bağışlasın! Sen hastalanmaz mısın, sen bir işten dolayı zahmet çekmez misin, sen bir şeye üzülmez misin, sana belâ ve musibet isabet etmez mi?" diye sordu. Hz. Ebû Bekir de: "Evet" diye cevap verince, Peygamber Aleyhis-Selâm: "İşte bunlar işlediğiniz kötülüklerin karşılığı cezalardır..." buyurdu.



* "İnsan, yüce Allah'tan sıhhat ve afiyet istemelidir. Eğer kaderinde hastalık varsa, buna da rıza göstermeli, sabır ve tahammül ile karşılamalıdır."


* "Hastalık, insanın tevbe etmesi, Rabbine karşı sadâkati, günahlarının affı ve derecesinin yükselmesi için en kuvvetli bir sebeptir."


* Hâris-i Muhâsibî (r.a.) şöyle demiştir: "Hastalık, günahkar kimseler için ceza; günahlardan tevbe edenler için bir temizlik; temizler için ise derecelerinin yükselmesidir."


* "Şüphesiz ki mümin kimseye bir hastalık isabet edip, sonra Yüce Allah o kimseye sıhhat ve afiyet verirse, o hastalık geçmiş günahlarından bazılarına keffâret ve gelecek için dahi bir ders (öğüt) olur. Münafık kimse de hastalanıp sonra afiyet bulursa, sahibinin bağlayıp sonra salıverdiği deve gibidir. Niçin bağlandığını ve niçin salıverildiğini bilmez."



Hastaya Moral Vermek

Hastanın moralini yükseltmek, gönlünü hoş etmek, hoşuna: gidecek şeyler söylemekte, hastalığın iyileşmesi veya hafiflemesi açısından şaşılacak bir etki vardır. Çünkü ruhlar ve bedenî kuvvetler, moral ile güç kazanır, vücudun hastalığı yok etmesine yardımcı olur. Tecrübe ile sabittir ki; hastalardan bir çokları, sevdikleri ve saygı duydukları insanların kendilerini ziyaret etmesi, onları görmeleri, onların iltifatlarına mazhar olmaları ve onlarla konuşmaları sebebiyle moral güçleri yükselmiş ve iyileşmeye yüz tutmuşlardır. İşte hasta ziyaretinin faydalarından birisi de budur.

Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm: "Ziyaret için bir hastanın yanına vardığınızda, onun bu hastalıktan kurtulabileceği ve daha nice yıllar yaşayacağı ümidini veriniz! Çünkü sizin böyle konuşmanız, Allah'ın kaza ve kaderinden hiç bir şeyi değiştirmez, fakat bu sözler hastanın gönlünü ferahlatır, moralini yükseltir" buyurmuştur.



* Hastanın gönlünün çektiği şey zararlı da olsa, gönlünün istemediği faydalı bir şeyi yemesinden daha iyi ve daha az zararlıdır. Eğer gönlünün istediği şey faydalı ise, engellemeye gerek yoktur. Hasta isteğinde ısrarlı ise Tabîbin bunu dikkate alması lâzımdır. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm:

"Hastalarınızı yeme ve içmeye zorlamayınız! Çünkü yüce Allah, onları yedirir ve içirir" buyurmuştur.

* "Hastanın arzu etmediği yiyecek ve içeceklere zorlanması onu rahatsız eder. Hasta kimse genellikle kendisine faydalı olan yemekleri arzu eder. Ayrıca insan vücudunda depo edilmiş durumda gıda maddeleri vardır. Bu sebeple hasta kimse, hastalığı süresince bu maddelerden de faydalanır.





* Yine Peygamber Aleyhis-Selâm: "Şüphesiz ki Allah katında bir kula yüksek derece verilip de, kul bu dereceye ameli ile (yaptığı iyi işlerle) ulaşmaya hak kazanamazsa; yüce Allah o kimsenin vücudunda veya malında yahud çocuğunda bir bela ile mübtelâ eyler, sonra bu belâlara karşı o kulunda sabır yaratır ve nihayet böylece katında verilen yüksek dereceye ulaşır."

"Hasta olan hiç bir kimse yoktur ki, sağlıklı olduğu zamanlarda yapmış olduğu ibâdetin sevabı; hastalıklı olduğu zamanlarda ona aynen yazılmış olmasın!" buyurmaktadır.


Hadîs-i Şerifte, Peygamber Aleyhis-Selâm; "Hastalık, yeryüzünde Allah'ın kırbacıdır, dilediği kullarını bununla terbiye eder" buyurmuştur.




Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi


21 Kasım 2016 Pazartesi

Cennet




-"Cennette bir ağaç vardır, gövdesi altın, dalları yeşil zümrüt ve incidir. Rüzgar esince dallardan öyle güzel sesler çıkar ki, hiç kimse öyle güzel ses işitmemiştir."

-"Cennette kişi kuş yemek isteyince, Horasan devesi gibi bir kuş ateş ve duman değmeden pişmiş olarak sofrasına gelir. Ondan doyuncaya kadar yedikten sonra, tekrar uçar gider."



Tergib Ve Terhib
Hadislerle İslam

Telif: İmam Hafız El-Münziri

Huzur Yayınevi


Ölüye Dua Etmek Ve İyiliğini Anmak




Enes (r.a.) anlatıyor: Bir cenaze getirildi. İyilikleri sayıldı. Allah'ın  Resulü:
- "Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu" buyurdu. Sonra başka bir cenaze getirildi. Kötülükleri sayıldı. Yine Allah'ın Resulü (s.a.v.) üç defa:
- "Vacip oldu" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):
- "Anam babam sana feda olsun ya Resulallah! Bir cenaze getirilip iyilikleri anılınca, üç kere "vacip oldu", başka bir cenaze getirilip kötülükleri anılınca yine üç kere "vacip oldu" buyurdunuz? deyince:

- "Siz kimin iyiliklerini söyler -şahitlik eder- seniz ona cennet, kimin de kötülüğünü söyler -aleyhine şahitlik eder- seniz ona da cehennem vacip olur. Siz yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz" diye karşılık verdi.


***


Ebu Hüreyre (r.a.)'den Resulullah (s.a.v.)'ın Rabbinden şöyle rivayet ettiği bildirildi:

- "Müslüman ölür de en yakın komşularından üç ev, hayırlı olduğuna dair şahitlik ederse, Allah Teala da: "Ben kullarımın bildikleri konulardaki şahitliklerini kabul, kendi bildiklerimi de affettim." buyurur."


***

İbn Ömer (r.a.)'in rivayetine göre Resulullah (s.a.v.):
- "Ölülerinizin iyiliklerini anınız, ayıplarını söylemeyiniz" buyurdu.

Ümmü Seleme (r.anha)'den Resulullah (s.a.v.)'ın:
- "Cenazede bulunduğunuzda hayırlı sözler söyleyiniz. Şüphesiz ki melekler, sizin söylediğinize "amin" derler -kabul edilmesini Allah'tan isterler-" buyurduğu rivayet olundu.




Tergib Ve Terhib
Hadislerle İslam

Huzur Yayınevi



19 Kasım 2016 Cumartesi

İslâm Hukûkunun Kaynakları



Bilindiği gibi İslâm şerîatının dört ana kaynağı vardır. Dinî hükümler, buralardan herhangi birine istinad edebilir. Her şeyin Kur’an’da açıkça bulunması gerekmez. Neticede bunların dayandığı yer de yine şüphesiz ki Kur’an’dır. O bakımdan, bazılarının iddia ettiği gibi kaynak, sadece Kur’an’dan ibaret değildir. Kısaca ifade etmek gerekirse, “edille-i şer‘iye-i asliye” yani şerîatin aslî delilleri dörttür:

1. Kitap: Kur’ân-ı Kerim,

2. Sünnet: Peygamber Efendimiz’in kavil, fiil ve takrîrleri yani tasvipleri,

3. Ümmetin icma‘ı: Peygamberimiz’in vefâtından sonra, herhangi bir asırda İslâm müctehidlerinin, amelî bir meselenin hükmü üzerinde ittifak etmeleri,

4. Fukahânın kıyâsı: Bilinen iki şeyden birinin nassla sâbit olan hükmünü, aralarındaki müşterek illetten dolayı müctehidin, diğerinde de ictihad ile ortaya koyması.

Ancak herkesin bildiği bu aslî delillerden başka, ilmihâl kitaplarında anlatılamayan ve avam Müslümanların haberdar olmadığı başka kaynaklar da vardır ki, onlara da “edille-i fer‘iye” denilir. Şimdi dilerseniz kısaca bu fer‘î delillere bir göz atalım.

a) İstihsan: Lûgaten bir şeyi güzel saymak mânâsına olan istihsan, usûl-i fıkıh ıstılâhında bir kıyastan, ondan daha kuvvetli bir kıyasa dönmektir.

b) İstishab: Lûgatte, beraberce bulunma (musâhabet) veya beraber olmanın devam etmesi (sohbet) mânâsına gelir. Istılâhta ise şöyle târif edilmiştir: Mâzîde sabit olup sonradan değiştiği bilinmeyen bir şeyin, hâli hazırda da aynen kalmasına hükmetmektir. İstishab, bütün mezheplerin kabul ettiği bir delildir.

c) Örf: Akıl yönünden de dînî bakımdan da güzel olan, selîm akıl sahipleri yanında yadırganmayan şey demektir. Bu gibi örf, âdet ve teâmüller de, ihtiyaç hâlinde kendilerine müracaat olunan şer‘î bir delildir.

d) Mesâlih-i mürsele veya istıslâh: Şâri‘(*) yani Allah ve Resûlü tarafından ne itibar ne de iptal ve ilgâ edildiği bilinmeyen maslahatlar. “Mesâlih”, faydalı olanı elde etmek, zararlı olanı gidermek mânâsına gelen maslahat’ın cem‘îsidir. Mesâlih-i mürsele ile istidlâl işine de istıslâh denilir. Lûgat mânâsı ise, bir şeyin iyi hâle getirilmesini istemektir.

(*) İslâm hukûkuna göre hüküm koymak, kanun yapmak, Allâh’a ve Resûlü’ne aittir. Bu sebeple fıkıh lisânında, Allah ve Resûlü’nden, şerîat koyan mânâsında “Şâri‘” diye bahsedilir.

e) Bizden öncekilerin şerîatleri: Yani, o şerîatlerin Kur’an ve Sünnet’le neshedilmeyen (kaldırılmayan) hükümleri ki, işte onların da İslâm’da geçerlilikleri devam etmektedir.

f) Sahâbî kavli: Sahâbîler, Peygamber Efendimizi (s.a.v.) gözleriyle görmüşler; onun ilim, irfan ve feyzinden bizzat istifade etmişlerdir. Bu hususta farklı görüşler olmakla beraber, sahâbî kavli de fer‘î deliller arasında zikredilmiştir.

g) Zerâyi‘: Vesîle mânâsına gelen zerîa‘nın cem‘îsidir. İslâm hukuk ıstılâhında zerâyi‘, helâl ve harama götüren, onlara vâsıta olan şeylerdir, diye târif edilir. Buna göre, kötülüğe giden yolları kapamak gerekir, buna sedd-i zerâyi‘ denir. Hayra giden yolları da açmak lâzım gelir ki, buna da feth-i zerâyi‘ tâbir edilir.


Hâl böyle olunca, “Kur’ân Müslümanlığı” nakaratıyla ortaya çıkıp nâralar atan, dolayısıyla sünneti dışlayan, mezhepleri kabul etmeyen, tasavvufa burun kıvıran çağdaşlara (!) bir çift sözümüz var: Kusura bakmasınlar ama, ya ufukları dardır, ya niyetleri kötüdür, ya da kalbleri-kulakları mühürlenmiş, gözleri de perdelenmiştir. Başka türlü bir îzah bulmakta zorlanıyoruz.

Sanki bunlar, “Allah’la kul arasına girilmez!” hezeyanının arkasına sığınıp, Resûlüllâh’ın (s.a.v.) hidâyetini istemiyorlar. O hidâyet ki, Kur’ân-ı Kerim’de, “Ümmîler arasından kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitâb’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen o (Allah)’dır. Halbuki onlar, önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler”(Cum‘â sûresi 2) diye açıklanmaktadır.

O Nebiyy-i Ümmî (s.a.v.), ümmetine Kur’ân-ı Kerim’i ve hikmeti nasıl öğretti? Zâhir ve bâtınlarını nasıl temizledi? Allâh’ın âyetlerini onlara o okumasaydı, kim okuyacaktı? Elbette ki sünnetiyle o öğretti ve güzel sîreti ile her şeyi apaçık o ortaya koydu. Onun sünneti olmadan Kur’an nasıl anlaşılırdı? Bunun başka bir yolu-yordamı var mıydı?




Makaleler ve Araştırmalar
Aynü'l-Hakîka fî Râbıtati't-Tarîka

Kitabın tamamını BURADAN indirebilirsiniz.

18 Kasım 2016 Cuma

Sebepler



Bizi ayakta tutan hasletlerimizle alâkalı olan dinî mevzûlarda, ehliyetsiz kimselere soru sorulup danışılmasının vahim neticeleri vardır. Bu cümleden olarak;


- Birçok bid‘atlerin ortaya çıkıp yayılması...

- Sahte şeyh ve mürşidlerin ortalıkta arz-ı endâm etmesi...

- Dini yanlış anlayıp yanlış tatbik eden kimselerin artması...

- Keza bu ehliyetsiz kişilerin hata ve tenâkuzlarını sezen ve anlayan insanların, bunları İslâmiyet’in kendisinden sanarak dinden soğumaları...

- Kur’an'dan ve sünnetten uzaklaşmaları; dolayısiyle dinin münâfıklar tarafından çok kolay şekilde istismar edilebilir hâle gelmesi...

- Din ve iman düşmanlarının bu açığı değerlendirerek, dine tecavüz edip yıkmaya çalışmaları...

- Hakiki âlimlerin âtıl kalması veya kıyıda köşede zâyi‘ olup gitmesi hep bu vahim neticelerdendir.




Hâsılı, ömrünü dînî ilimlerin tâlimine vakfetmiş ulemâya ve Kitap, sünnet, icma‘, kıyas gibi sahih istinadlara insanların müracaat etmeyişinin arkasında çeşitli sebepler yatmaktadır. Bunların başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:


1. Okumak-araştırmak yerine işin kolayına kaçıp, hemen her şeyi, ehil olup olmadığına bakmaksızın, başkalarından sormayı tercih etmek.

2. Ehil insanların az olması ve onlara ulaşmanın güçlüğü.

3. Hakikatlerin nefse ağır gelip, nefsânî istek ve menfaatlerle çatışması.

4. Dini yaşama ve yaşatma gibi bir hassâsiyetin olmayışı.

5. Dinî mevzû ve meselelere karşı alâkasızlık.

6. Yaşayıp tatbik etmek için değil de, sadece zihni meşgul ettiği için sorma düşüncesine sahip olmak.

7. Her önüne gelene inanmak. Halbuki, fâni ve zâil olmaya mahkûm olan dünyevî ihtiyaç ve meselelerimizde bile, “en iyisi, en güzeli olsun” diyerek araştırıp ihtimam gösterirken; sönmeyen, bitmeyen, ebedî âleme ait hususlarda aynı titizlik ve hassâsiyeti göstermemek, nefsin aldatmacasından başka bir şey değildir.





Aynü'l-Hakîka fî Râbıtati't-Tarîka

Kitabın tamamını BURADAN indirebilirsiniz.



17 Kasım 2016 Perşembe

Uzlet





Cemiyet hayatından uzaklaştığı için annesi tarafından azarlanan Davud et-Tâi şöyle der:

"Çünkü ben küçüklerin büyüklerine saygı göstermediklerini, bana kızan bir kardeşimin beni yermek için birbir kusurlarımı sayıp döktüğünü görünce bu yola başvurdum."



İbrahim b. Edhem'in görüşü:

" İnsanlardan uzaklaşmakta en azından bir kötülüğü görüp onu eleştirme zorunda kalmama gibi bir fayda vardır."



Mekhûl'ün görüşü:

"İnsanlarla birlikte olmanın faydalı yönleri olsa da, onlardan uzak durmak kişinin dini selameti için daha sağlıklı bir yoldur."




Tenbihü'l Muğterrîn
Selef-i Sâlihînin Evliyâullahın Yüce Ahlâkı Hikmetli Sözleri

İmam Abdülvehhab Şârânî

Bedir Yayınevi



16 Kasım 2016 Çarşamba

!!!





Ebu Hüreyre (r.a.) Resulullah (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etti:

"Başkasının evinde gösterilmeyen yere bakanın gözünü patlatsalar yerindedir."




Tergib Ve Terhib
İmam Hafız El-Münzirî

Huzur Yayınevi



İyiliklerim Nerede?




Said b. Cübeyr r.h. şöyle der:

"Pek çok iyilikler yapmış kul kıyamet günü bunları amel defterinin sayfalarında göremeyince 'Yâ Rabbi iyiliklerim nerede? diye sızlanır. Kendisine cevap verilir:

" İnsanları onlardan habersiz çekiştirmen yüzünden silindiler."




Tenbihü'l Muğterrîn
Selef-i Sâlihînin Evliyâullahın Yüce Ahlâkı Hikmetli Sözleri

İmam Abdülvehhab Şârânî
Bedir Yayınevi


14 Kasım 2016 Pazartesi

Matrakçı Nasuh’un 7 Minyatürü İle Dünya Turu




“16. Yüzyıl Dâhisi” Matrakçı Nasuh’un tarihçilik ve silahşorluk gibi birçok meziyetinin yanında ressamlık ciheti de kültür tarihimizde ayrı bir ehemmiyete sahiptir. Onun minyatürleriyle Topkapı Sarayı’nın farklı bir çehresine şahitlik ederken Halep şehrini tüm ayrıntılarıyla müşahede imkânı bulmaktayız. Geçmiş zamanların az bilinen seyyahı ve ressamı Matrakçı Nasuh’un 7 minyatürü ile dünya turuna çıkmaya ne dersiniz?

Ben sadece İstanbul'un resmini aldım. Diğerlerini BURADAN görebilirsiniz.



Kapıdaki "eşek"




Efendinin biri, bir gün bir dostunu ziyarete gider. Defalarca çaldığı halde kapıyı kimse açmaz. Belli ki evde kimsecikler yoktur. Efendi, uzakça bir yerden geldiği için, bu duruma fena halde öfkelenir. Ayrılırken kapıya "eşek" kelimesini yazar. Birkaç gün sonra ev sahibiyle karşılaşınca, aralarında şöyle bir konuşma geçer:

- Geçen gün sizi ziyarete gelmiştim. Ne yazık ki bulamadım.
- Evet, öyle olmuş.
- Yahu, siz geldiğimi nereden biliyorsunuz?
- Kapıya isminizi yazıp teşrif ettiğinizi haber vermişsiniz.



Tebessüm Ve Tefekkür
Dursun Gürlek

Kubbealtı




13 Kasım 2016 Pazar

Sapan



Bize Vekî ve Yezîd ibn Hârûn tahdîs ettiler. Lafız Yezîd'indir: Onlar da Kehmes ibnu'l-Hasen'den; o da Abdullah ibn Bureyde'den; o da Abdullah ibnu Mugaffel (r)'den. Abdullah ibnu Mugaffel (r) bir kimseyi sapan ile taş atarken gördü de ona:

- Böyle taş atma! Çünkü Rasûlullah (s) böyle sapan ile taş atmaktan (ümmetini) nehyetti -yâhud sapanla taş atmayı çirkin görürdü- demiştir.

Râvî İbn Mugaffel devamla:
- Şübhesiz bu sapan taşıyle ne av avlanır, ne de düşman paralanır ve öldürülür. Ancak bu taş bâzen diş kırar bazen de göz çıkarır, demiştir.

Abdullah ibn Mugaffel bunun ardından bir müddet sonra o kimseyi yine sapanla taş atarken görmüş de ona:
- Ben sana Rasûlullah (s)'ın sapan taşı atmayı nehyettiği -yâhud bu atışı çirkin gördüğünü- tahdîs edip söylüyorum da sen hala atmaya devam ediyorsun! Artık seninle bundan sonra şu kadar şu kadar zaman konuşmam! demiştir.(*)



(*) Hadîs başlığı tavzih etmektedir. Bu hadîsi Abdullah ibn Mugaffel'den büyük bir Türk âlimi ve hâkimi Ebû Sehl Abdullah ibn Bureyde rivayet etmiştir. İbn Bureyde Eslemî'dir. Gerek kendisi, gerek büyük kardeşi Süleyman ibn Bureyde büyük bir medeniyet merkezi olan Merv'de ve Türk camiasında uzun zaman hâkimlik yapmışlardır. Bu sebeble Mervezî nisbetiyle meşhurdurlar. İlk önce Süleyman ibn Bureyde kaadı olmuş ve yüzbeş târihinde vefat etmiş, sonra Abdullah kaadı olup bu vazifede iken yüzonbeş târihinde vefat etmiştir.

Sapanla taş atılarak vurulan hayvan etinin haram olması, âyette haram olduğu beyân edilen "Mevkûze", yânî tokaçla ve sopa ile vurularak öldürülen hayvan nev'inden olması i'tibâriyledir. Bir de baş tarafta geçen el-Mâide: 94. âyette halâl av, "Ellerinizle tuttuğunuz ve mızraklarınızla vurduğunuz"  diye vasıflamıştır. Sapanla vurulan hayvan bu av sıfatını hâiz değildir, mevkûzedir. Mevkûze de halâl değildir. Meğer ki, hayvan ölmeden yetişilip diri iken kesilmiş olsun. Böyle olursa etini yemek caizdir.
Bu hadîsin içine aldığı mühim bir hüküm de  Abdullah ibn Mugaffel'in sapan atan kimseye "Artık bundan sonra seninle asla konuşmam" deyip küsmesidir.




Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


12 Kasım 2016 Cumartesi

Ekmek (hubz, panis)


Ekmek


Peygamber Aleyhis-Selâm zamanında Medine Halkı'nın yediği umumiyetle arpa ekmeği idi. Buğday ekmeği ise pek kıymetli ve pek az bulunuyordu.

Hz. Ömer (r.a.); buğday ununun elenerek kepeğinin çıkarılmasını yasaklamış ve şöyle demiştir: "Bizler yakın zamana kadar arpa ekmeği yiyorduk. Şam'ın esmer buğdayını olduğu gibi yemeye razı değilmisiniz ki, onu eleyip kepeğini çıkarmaya çalışıyorsunuz?"


Hz. İsâ aleyhis-selam da ümmetine şöyle tavsiyede bulunmuştur: "Ey İsrail oğulları! Saf su içiniz, toprakta yetişen yeşil sebzeleri ve arpa ekmeğini yeyiniz. Buğday ekmeğinden sakınınız. Çünkü sizler onun şükrünü yerine getiremezsiniz!"


İbniAbbas Hz.'leri demiştir ki: "Peygamber Aleyhis-Selâm bir kaç gün bir şey yemeden gecelerdi. Ailesi akşam vakti olduğunda ona yedirecek bir şey bulamazlardı. Çoğu kez ekmekleri arpa ekmeği olurdu"

Hz. Aişe Validemiz de: "Muhammed Aleyhis-Selam'ın ev halkı, Medine'ye hicret ettikleri günden, Rasûlullah vefat edinceye kadar, üç gece üst üste buğday ekmeğinden karınlarını doyurmadılar" demiştir.

İnsan hayatı ve sağlığı açısından son derece önemli olan ekmek hakkında Peygamber Aleyhis-Selâm: "Ekmeğe saygı gösteriniz! Çünkü yüce Allah onu göklerin bereketlerinden indirmiştir" buyurmuştur.


Kepekli Ekmek:

Ebû Hazım (r.a.) şöyle anlatır: "Ben bir defasında Sehl İbni Sâd'a: "Sen elenmiş undan yapılmış beyaz (buğday) ekmeği gördün mü?" diye sordum. Sehl: "Peygamber Aleyhis-Selâm vefat edinceye kadar, elenmiş undan yapılmış beyaz buğday ekmeği görmedim" dedi. Ben: "Peki Peygamber Aleyhis-Selâm hayatta iken Sahabelerin un elemek için elekleri var mıydı?" diye sordum. Sehl: "Peygamber Aleyhis-Selâm vefat edinceye kadar ben hiç bir un eleği görmedim" dedi. Ben: "O halde siz arpa ununu elenmemiş olarak nasıl yerdiniz?" diye tekrar sordum. Sehl: "Evet biz (el değirmeninde övütülen) arpa ununu, kepeği gitsin diye üflerdik. Böylece unun kepeğinden uçan uçardı, kalan kepekli unu su ile karıştırıp yoğururduk" dedi!

* Kepekli ekmeğin sağlık için faydalı olduğu tıbben sabittir. Bu bakımdan sahabenin ekmeği kepekli olarak yemeleri sağlık açısından pek isabetli ve faydalı olmuştur.






Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi



11 Kasım 2016 Cuma

Bid'at




Hz. Aişe'den (r.anha) şöyle rivayet olundu; Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Kim şu dinimizde olmayan bir şeyi ihdas ederse (uydurursa) o reddedilir."



Ebu Davud'un rivayetinde hadisin lafzı şu şekildedir:

"Kim dinimizde olmayan bir işi din adına yaparsa, o kabul edilmez."



İbn Mâce ve Müslim'in bir rivayeti de şöyledir:

"Bir kimse dinimize uymayan bir amel yaparsa, o kabul edilmez."



Tergib Ve Terhib
İmam Hafız El-Münzirî

Huzur Yayınevi


10 Kasım 2016 Perşembe

Şiir




"El-Avâm, ke’l-hevâm, yüncerrûne bi şi‘irin vâhid."




Halk, böcekler gibidir, bir şiirle (hoş ve tatlı, güzel ve yaldızlı bir sözle istenilen yöne) çekilip götürülürler.


Lâ edri







9 Kasım 2016 Çarşamba

Günahlar Ve Mağfiret


Çoban Mustafa Paşa Camii


Şeyh Ebi Hasan Şâzeli hazretlerine biri gelip etrafında bazı günahların işlendiğini çok garip görerek anlatınca, Şeyh hazretleri çok şaşarak:

"Acaba sen Cenab-ı Hakk'ın mülkü olan bu âlemde isyan olmamasını mı istiyorsun? Hiç günah işlenmemesini mi arzu ediyorsun? Hâlbuki Allah'ın ülkesinde günah olmamasını arzu etmek, Cenab-ı Hakk'ın mağfiretinin, Muhammedî şefaatin olmamasını istemek demektir. Bu, hikmete uygun düşmez. Zira çok günahkar vardır ki sayısız günah işlediği halde yine affa ve mağfirete nâil olur." demiştir.




Hikem-i Atâiyye Şerhi
Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir

Sufi Kitap


8 Kasım 2016 Salı

Güzel Koku (Tıyb)




Güzel koku, ruhun gıdasıdır. Güzel koku; kalbe, dimağa ve diğer iç organlara faydalıdır.  Kalbi ferahlatır, nefsi neşelendirir, ruha kuvvet verir. Güzel koku, ruh için en uygun birşeydir. Güzel koku ile güzel ruh arasında yakın bir ilişki vardır. Güzel koku, güzeller güzeli Peygamber Aleyhis-Selâm'ın dünyada en çok sevdiği iki güzel şeyden birisidir Nitekim bir Hadîs-i Şerifte:

"Her kime güzel koku ikram edilirse, geri çevirmesin! Çünkü kokusu güzel, taşınması ise kolaydır" buyrulmuştur.

* Duyular, güzel koku ile güç ve kuvvet kazanırlar. Ruh; güzel şeyler yeyip içmekle, sevinç ve neşe ile, sevdikleri ile beraber olmakla, hoşlandığı şeylerin meydana gelmesiyle güç ve kuvvet kazandığı gibi; nefret ettiği kimselerle beraber olmaktan, üzüntü ve kederden dolayı da kuvvetleri zayıflar, gam ve keder meydana getirir. Koruyucu hekimlik açısından, sağlığı korumak ve pek çok kederi ve sebeplerini yok etmede -tabiatındaki özellik- sebebiyle, güzel kokunun önemli bir etkisi vardır.

* Sahabeler, güzel kokuların dişisini sevmezler, erkeğini kullanmakta bir sakınca görmezlerdi. Dişisi renk veren ve kadınlara mahsus kokulardır. Erkeği ise misk, öd ve kafur gibi renk vermeyen erkeklere mahsus güzel kokulardır.

* Misk, anber, kâfur ve öd kokuları, erkeklere mahsus güzel kokulardır. Zira bunlar güzel kokar, fakat renkleri olmaz. Safran ve haluk gibi kokular ise kadınlara mahsus güzel kokulardır. Zira bunların da renkleri olur, fakat kokuları olmaz.

* Hz. Ali'nin oğlu Muhammed, Peygamber Aleyhis-Selâm'ın eşi Aişe'ye; "Peygamber Aleyhis-Selâm güzel koku kullanır mıydı?" diye sormuş. Aişe de: "Evet; misk ve anber gibi kokusu olup rengi olmayan, erkeklere mahsus, güzel kokular kullanırdı" demiştir.

* Peygamber Aleyhis-Selâm da: "Dört şey bütün peygamberlerin müşterek sünnetlerindendir. Güzel koku sürünmek, utanma duygusu, misvak kullanmak ve evlenmek."

* "Her müslümanın yedi günde bir gusletmesi, eğer varsa güzel koku sürünmesi, Allah'ın bir hakkıdır" buyurmuştur.

* Enes İbni Mâlik (r.a.) de: "Peygamber Aleyhis-Selâm'ın bir güzel koku kutusu vardı. Ondan alarak güzel koku sürünürdü." demiştir.



Özellikleri:

* Melekler güzel kokudan hoşlanırlar.
* Zararlı yaratıklar güzel kokuyu sevmezler. Bunların en çok sevdiği şeyler, pis kokulu şeylerdir.
* Güzel ruhlar, güzel kokulu şeyleri severler, kötü ruhlar ise kötü kokulu şeyleri severler.
* Bütün ruhlar, kendi ruhuna uygun düşen şeyleri severler. Kötüler, kötüler için; iyiler de iyiler içindir.
* Güzel koku, başağrısını teskin eder, kalbi kuvvetlendirir, çarpıntıyı önler.
* Üzerinde güzel koku bulundurmak, hâmile kadınlar için faydalıdır.
* Güzel koku, nefse hoş gelir, duyuları kuvvetlendirir, nefse gıda verir, tabiî harareti de yükseltir.



Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi


6 Kasım 2016 Pazar

Elhamdülillah



Ey sâlik, Cenab-ı Hak sana verdiğinde ihsanını, vermediğinde kahrını göstermiş, her iki halde de sana kendini bildirmiş ve nazar etmiştir.



Hikem-i Atâiyye Şerhi
Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir

Sufi Kitap



4 Kasım 2016 Cuma

Tasavvufta Şiir Ve Musiki



İslam’da şiir ve musiki ile ilgili iki ana görüş vardır. (Bkz. Kınalızade Ali Efendi, Ahlâk-ı Âlâî, Devlet ve Aile Ahlakı) Bunları İmam Gazali ve İmam Rabbani’nin (k. esrarahüma) görüşleri olarak, ya da tasavvufta Cehrî ve Hafî yolların görüşleri başlığı altında ele alabiliriz.

a) Zikr-i cehri ile alakadar olan yollarda şiir, şair ve musikinin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bunlar musiki ile ilgili birinci görüşü tercih etmişlerdir. Onlara göre, eğer şiir Allah’ı ve ahireti hatırlatıyorsa makbul, nefsani duyguları-arzuları kamçılıyorsa reddolunur. Mesela daha çok kavlî kerametleriyle meşhur olan Yunus Emre, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve emsallerinin şiirleri gibi…

b) Zikr-i hafi ile alakadar olan yollarda ise şiire bakış ve bu yolun büyükleri tarafından yapılan değerlendirmeler oldukça farklıdır. Onlar ikinci yolu tercih etmişlerdir. Yani şiirin, musikinin hiçbir türü ile ilgilenmemişlerdir. Mesela İlahi ve Mevlid’le ilgili İmam-ı Rabbani hazretlerinin Şah-ı Nakşibend hazretlerinden naklen verdiği cevap (mealen) çok dikkat çekicidir: ‘Bizim yolumuzun dışındaki büyükler bu gibi şeylerle meşgul olmuşlardır, red ve inkâr etmeyiz. Bizim yolumuzun büyükleri ise bunlarla meşgul olmamışlardır, kabul etmeyiz.’


Teganni, raks ve sema ile alakalı değerlendirmeleri de şöyledir:

“Raks (mûsıkî refâkatinde yapılan düzenli hareket) ve semâ (dönmek), hakîkatte oyun ve eğlenceden ibârettir. Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmeyi tegannîden men için inzâl buyurmuştur:

“İnsanlar arasında, (bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve bir eğlence için) boş lafa müşteri çıkan adam vardır.’ (Lokman sûresi, 6)

“İbn Abbas’ın (r.a.) talebesi ve tabiînin büyüklerinden Mücâhid (r.a.) şöyle dedi:

“Bu âyet-i kerimede geçen ‘lehve’l-hadîs’ yani boş laf, tegannîdir (şarkı, türkü söylemektir). Medârikte ise, ‘Lehve’l-hadis; kıssa, hikâye, yatsıdan sonraki (mâlâyani) konuşmalar ve şarkı-türkü söylemektir’ denilmiştir. İbn Abbas ve İbn Mes’ûd (r.anhüm), bunun mânâsının tegannî olduğuna dair yemin etmişlerdir.

“O kimseler ki, yalancı şâhidlik etmezler” (Furkan sûresi, 72) âyet-i kerimesini izah ederken Mücâhid (r.a.) şöyle demiştir: ‘Yani şarkı ve türkü söylenen yerlerde bulunmazlar.’

“İmam Hüdâ Ebû Mansûr Mâtürîdi’den (r.a.) nakledildiğine göre, şöyle demiştir:

“Zamanımız kurrâlarından birine, tegannî ile Kur’an okurken, güzel okudun diyen kimse kâfir olur... Karısı kendisinden boş olur... Allah Teâlâ, onun hasenâtını, yani yaptığı iyilikleri iptal eder, hükümsüz kılar!”

“Ebû Nasriddebbûsî’nin bildirdiğine göre, Kaadı Zahîreddîn Harzemî (r.aleyh) şöyle demiştir: “Bir şarkıcıdan veya başka bir yerden şarkı ya da benzeri bir şey dinleyen, yahut başka bir haram iş gören kimse; bunu, inanarak veya inanmayarak güzel kabul etse, derhal mürted olur. Zira, dînin hükmünü bâtıl saymış olur. Dînin hükmünü bâtıl sayan bir kimsenin mü’min olmadığında bütün müctehidler ittifak etmişlerdir. Cenâb-ı Hakk, bu gibi şeylerden bizleri muhâfaza eylesin!

“Tegannî’nin haram olduğuna dâir âyetler, hadisler ve fıkhî rivayetler o kadar çoktur ki, saymak zordur. Vaziyet anlatıldığı gibi olunca, bir şahsın, tegannînin mubah olduğuna dair nakledeceği mensuh (hükmü kalkmış) bir hadis veya şâz (hükümsüz) bir rivayete itibar edilmez. Zira hiçbir fakîh, hiçbir vakit tegannînin mubah olduğu hakkında fetvâ vermemiştir. Raksedip ayakları yere vurmayı câiz görmemiştir. Nitekim bunlar, İmâm Hümâm Ziyâeddîn Şâmî’nin, Mültakıyt isimli risâlesinde anlatılmıştır.

“Sofiyyenin (tasavvuf erbâbının) amelleri, helâl ve haram mevzuunda senet değildir. Fakat onları ayıplayamayız da; mâzur görürüz. İşlerini Allah’a bırakınız.

“Helâl ve haramı anlamakta, İmam Ebû Hanîfe, İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in (rahimehullah) kavilleri mûteberdir. Şiblî’nin ve Ebû Hüseyin Nûrî’nin (k.s.) amellerine bakılmaz.

“Bugün, şeyhlerinin amellerinden başka bir şeye bakmayan ve kulak asmayan sofiyye, raks ve semâ’ı dinleri ve şerîatleri hâline getirmişlerdir. Şeyhlerinin amellerine istinad edip, onu, tâatları ve ibâdetleri olarak kabûl etmişlerdir. ‘Onlar öyle kimselerdir ki, dinlerini bir oyun bir eğlence haline getirmişlerdir...’ (A’râf sûresi, 51)

“Yukarıdaki rivâyetlerden anlaşılmış oluyor ki; bir kimse, haram bir fiili güzel kabul ederse, İslâm zümresinden çıkar, mürted olur. Bunun üzerine, semâ ve raks meclisine tâ’zim etmenin (kabul ve tasvip ederek saygı göstermenin); hatta, onu ibâdet ve tâat hâline getirmenin şenâetini (fenalığını) düşünmek lâzımdır!..” (el-Mektubat, 1, 266)



Yazının tamamını okumak isterseniz BURAYI ziyaret edebilirsiniz.




Kötülük




Ey sâlik, bazen kötülükte bulunabilirsin. Fakat hâli senden daha kötü biriyle arkadaşlık yapman sana o kötülüğü iyilik olarak gösterir.




Hikem-i Atâiyye Şerhi
Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir

Sufi Kitap


2 Kasım 2016 Çarşamba

Nasıl?




Yarabbi, varlığı sana muhtaç olan bir şeyle sana nasıl delil getirilir? Senden başka bir şeyin zuhuru mümkün müdür ki, o seni izhar ve ispat etsin? Ne zaman kayboldun ki, seni gösterecek bir delile muhtaç olasın? Ne zaman uzaklaştın ki, eserlerin seni buldursun?



Hikem-i Atâiyye Şerhi
Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir

Sufi Kitap




1 Kasım 2016 Salı

Stratejik ve Taktik Propaganda





Müttefiklerin Birinci Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde uy­guladıkları stratejik propaganda dünya çapında ve özellikle Os­manlı coğrafyasında etkisini gösterirken, aynı hız ve yoğun­lukta cephede de taktik propaganda faaliyetleri devam etmiş­tir. Çanakkale Cephesi'nde gerek Müttefikler, gerekse Osmanlı Devleti propagandalarında daha çok broşürler, mektup şek­linde beyannameler kullanmıştır. Uçaklar ve balonlarla her iki taraf birbirlerinin bölgelerine ve özellikle siperlere propaganda malzemesi atmıştır. Bununla cephedeki askerin savunma ve ta­arruz gücünü zayıflatmak, savaşmaktan vazgeçirmek amacı gü­dülmektedir.


İngilizlerin bu faaliyetlerine karşı Osmanlılar da boş durma­mış ve karşı propaganda bildirileri ile müttefiklerin askerlerini et­kilemeye çalışmışlardır. İngiliz sömürgesi Müslüman ülkelerin halkı kandırılarak Çanakkale Savaşları'nda kullanılmıştır. Sömür­gelerden getirilen Müslümanlar Çanakkale'ye Almanlarla savaş­mak için geldiklerine inanıyorlardı. Propagandaya göre Alman­lar İslâm halifesini esir almışlar ve Hindi Müslüman askerler de halifeyi kurtaracaklardır. İngilizler bunun dinî bir borç olduğu­nu telkin etmiş ve onları buna inandırmışlardı. İngilizlerin bu hi­lesini fark eden Osmanlılar, Çanakkale Cephesi'nde müezzinlere ezan okutarak Müslüman askerlere mesaj vermişlerdir. Ezan se­sini duyan sömürge askerleri irkilmiş ve Almanlarla savaşmadıklarını fark ederek gevşemişler ve pişmanlık duymaya, hatta İngilizlere kin beslemeye bile başlamışlardı. Onların bu isteksizlikle­rini fark eden İngilizler ve Fransızlar, Müslüman askerleri yavaş yavaş cephe gerisinde kullanmaya başlamıştır.



Propaganda genel olarak "stratejik" ve "taktik" propaganda olarak ikiye ayrılır. Stratejik propaganda savaş hatlarının çok ge­risinde, ülke içine ve halka yöneltilir ve tesir alanı çok geniştir. Taktik propaganda ise savaş alanına yakın halka ve özellikle sava­şan askerî birliklere yönelik yapılır.



Böyle Aldattılar

İngilizlerin sömürgelerinden ve bilhassa Hindistan'dan getir­dikleri askerler, Müslüman Hintlilerdi. İngilizler bu Müslüman askerler için bazı gemileri cami haline getirmişlerdi. Hattâ Müs­lüman askerlere beş vakit namaz kıldırıp oruç tutturmaktaydılar, ingilizler Müslüman askerlerin her türlü ihtiyaçlarını karşılıyor, elbiselerine, yiyecek ve içeceklerine çok büyük özen gösteriyorlardı. Öyle ki, bu Müslüman Hintli askerler kiminle savaştıklarının bile farkında değillerdi. Bazı istihbarat raporlarında yazılı olduğuna göre ingilizler onları: "Siz sadece Almanlarla savaş ede­ceksiniz!" diye kandırıyorlardı. İngilizler, Müslüman askerler al­datıldıklarını anlamasınlar diye çok sıkı tedbirler de almışlardı. Adetâ dünya ile alakaları kesilmiş gibiydi. Osmanlı Devleti de aldatılmış bu Müslümanları ikaz etmek için uçaklardan Arapça ve Hint lisanı ile yazılmış kağıtlar atarak onların esasen Halîfe-i Müslimîn ve onun ordusuna karşı savaşmaya getirildiklerini an­latmaya çalışıyordu.


Doç. Dr. Hamit Pehlivanlı



Osmanlı'nın Son Kilidi Çanakkale 2
Editörler: Harun Tuncer – Ahmet Temiz 

Çamlıca Basım