25 Eylül 2016 Pazar

İki Lâlenin Hikâyesi






Hüseyin Râgıp

Seferberliğin ilanından sonra İzmir'den ikimiz de aynı vapur­la geldik. Lise sıralarında ve hukuk eğitimi esnasında bizi bir­birimizden ayıramayan talih, yedek subay adayı sıfatıyla Harp Okulu'na da ikimizi aynı günde ve beraber götürüyordu. Lise gençliğinden beri devam eden bu arkadaşlık hayatı birkaç ay son­ra ikiye bölündü. Beni İstanbul'daki görevime geri verdiler, o su­bay üniformasıyla bir takımın başına geçerek Çanakkale'ye gitti.

Ayrılık ikimize de çok keder vermişti. Bizi, şimdiye kadar be­raber düşünen, beraber hisseden iki eş gibi yaşatmış talihin ara­mıza mesafeler koyan bu hükmünden şikâyetçi gibi konuşuyor­duk. Bununla birlikte iki dost, hayatın birliğini bozan bu ayrılı­ğı ihmal edilmeyen bir haberleşme ile en alt seviyeye indirmeye karar verdik.

İzin verirseniz Münir'in en son mektubunun bir kısmını ak­tarayım:

Toprak kerevetimden(sedir) şimdi kalktım. İçinde barındığı­mız kocaman oyuğun ağzına yaklaşıyor ve dışarıyı kontrol ediyorum. Nefis bir bahar sabahı.

Gecenin sis ve rutubetiyle toprak ıslak… Gözümün önünde içi ingiliz dolu topraklar, üstünde sayısız gemilerin dolaştığı mavi ve engin Akdeniz, belli belirsiz hafif bulutlardan yavaş yavaş kurtuluyor, gözleri ister istemez kendine çeken neşeli ve şirin çimenler küçük tepelere yeşil başlıklar giydirdikten sonra rüyalı zümrüt dereler oluşturup aşağılara doğru akıyor. Ufkun bakır güneşi görevine geç kalmış gibi hızla göğe yükseliyor. İngilizler bugün galiba geciktiler. Sabah selam­laşması olarak atılması âdet hâlini alan karşılıklı top ve tüfek gürültüsünden henüz belirti yok.

Aşağıya iniyor ve toprak peykenin(sedir) üzerine oturarak sana bu mektubu yazmaya başlıyorum. Karşımda telefonun ya­nındaki kırık masaya dirseklerini dayayan arkadaşım göreviyle il­gili evrakı hazırlamakla meşgul... Mağaramız gayet basit: Bir kırık masa, eski ve çarpık bir iskemle ve iki portatif karyola... Dün gece geç vakte kadar devam eden toplar ikimizi de uykusuz ve yorgun bıraktı. Ohh!.. Derin ve uzun bir uykuya ne kadar ihti­yaç duyuyorum.

Birden telefonun sert sesi duyuldu. Kumandamın beni çağırıyor. Mutlaka verilecek emirleri var. Mektubuma biraz sonra yine devam ederim...

Münir'in üslûbu o kadar sakin, o kadar telaşsız ki insan, mektubunu mitralyöz akıntılarına cephe olan bir siperden değil. Boğaziçi'nin bir köşkünde, sinirlerinin bütün sakinliğiyle yazdığını sanacak. Liseden ihtiyat subaylığına kadar getirdiği ılımlılık ve sükûnetini, görülüyor ki oranın büyük kıyametinde de kay­betmemiş:

...Kumandanı gördüm ve geldim. Fakat üzülerek mektubuma devam edemeyeceğim. İngilizler faaliyete başladılar. Ateşin bir­den bire çok şiddetlendiğine bakılırsa bunların sabah keyfi olsun diye atılmadığına inanmak lâzım. Anlaşılıyor ki siper komşularımız bugün pek ciddi niyetlerinden birinin daha denemesine giri­şecekler. Ooo... Ooo... Bugünkü ateş çok başka! Etrafta kıyamet kopuyor. Ah! Öyle bir uykum var ki... Bir haftadır elbiselerimi çı­karıp da güzelce uyumak kısmet olmadı. Bugün de dışarının yeşil çimenleri üzerine uzanarak ılık hava altında saatlerce sürecek de­rin ve tembel bir uyku çekebilsem... Top ve mitralyöz yıldırımla­rı kulaklarımı patlatıyor. Allah'a ısmarladık kardeşim, kumanda­nın yanından gelirken tatlı bir yamaçtan kopardığım iki lâleyi Ça­nakkale hediyesi olarak mektupla birlikte gönderiyorum. İnşaallah yine görüşürüz.

Münir'in bu mektubu, yazıldığı tarihten yaklaşık olarak üç hafta sonra Kızılay hastanelerinden birinin vasıtasıyla geldi. Ya­nında "Nihat" imzalı küçük bir yaralı kâğıdı da vardı:

Beyefendi, ben Münir'in siper arkadaşıyım. O, görevi başında Allah'ın rahmetine kavuştu. Ben de hafifçe yaralandım ve bu has­taneye nakledildim. Şehit düştüğü geceden önce yazıp da posta­ya vermeye vakit bulamadığı mektubu size gönderiyorum. Rah­metlinin emanetidir.

Kapalı zarfı açtım ve Münir'in mektubunu bir çocuk gibi ağ­layarak okudum. İmzasının yanına solmuş ve kurumuş iki lâle iğnelemişti. Ah sevgili Münir! Kızıl lâlelerini topladığın o bayır­lar içinde kana bulanmış cesedinle sen de bir lâle olup kalmıştın.



Osmanlı'nın Son Kilidi Çanakkale 2
Editörler: Harun Tuncer – Ahmet Temiz

Çamlıca Basım



3 yorum:

  1. Çok güzel bir hikaye yüreğine sağlık paylaşımlarına hayranım.

    YanıtlaSil
  2. Tüyleri diken diken oluyor insanın. Bu olayların gerçekten yaşanmış olması, atalarımızın yaşaması, içimi burkuyor:(

    YanıtlaSil