31 Aralık 2016 Cumartesi

Diyaloğun Mahiyeti




Aslında, “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” yeni ortaya çıkmadı, asırlardır bu zaten vardı. Asrı Saadet’te ve sonraki zamanlarda, Müslümanlar, Hıristiyanlarla, Yahudilerle iç içe yaşadılar. Biribirlerinden borç aldılar; borç verdiler. Ticari alış veriş yaptılar. Örneğin, Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde, bir Yahudiye borcu vardı; Hazret-i Ali’ye bunu ödemesini vasiyet etti. Bu tür, komşuluk ve diğer insani ilişkiler zamanımıza kadar devam etti.

Kimse kimsenin, yaşayışına, ibadetine karışmıyor; isteyen Kilisesine, isteyen Havrasına gidiyor rahat bir şekilde dinlerinin icablarını yerine getiriyordu. Bu zaten İslâm dininin de bir emriydi.

Ancak, günümüzdeki diyaloglar bu insani, sosyal boyut ile sınırlı kalmadı. Dini inançlara ve yaşayışlara da yansıtıldı. Üç din mensuplarının bir araya gelip “vahiy” “Tanrı” inancı gibi konularda teologlar seviyesinde görüşmeler yapmaları, Papazların, Hahamların iftar yemeğine çağırılmaları; Müslümanların, Kilisede onların Yortu ve Noel günlerine katılmaları bunun muşahhas örneklerindendir.


İftar, Müslümanlar için dini muhtevalı bir yemektir. Dolayısıyla İslam dininin emrettiği şekilde ve İslami ölçüler içinde yapılır. Hâl böyle olunca şu soruyu sormamız gerekir: İftar yemeğinde, papazın ne işi var. Yine, Yortu ve Noel Hıristiyanların bir ibadetidir. Kendi şartlarına göre yapılır. Aynı şekilde burada da Müslümanın ne işi var? Hıristiyanlara, papazlara yemek ziyafeti verilecekse, iftar yemeği dışında başka bir zamanda verilemez mi? Özellikle iftar yemeğine papazın çağırılmasından maksat nedir?

Diyalog için yer ve zaman mı bulunamıyor? Bir araya gelinecekse, dini günlerin ve mekanların dışında, belli bir zamanda ve mekanda buluşmak pek ala mümkün. Yemek mi yenecek, konuşma mı yapılacak burada yapılır. İşte farklı din mensupları arasında diyalog ve hoşgörü budur.

Son yıllarda gündeme getirilen, “Diyalog ve Hoşgörü” başka manada ele alınmaktadır. Hoşgörüden ziyade, üç dinin belli bir eksen etrafında toplanması, bir nevi dinlerin birleştirilmesi şeklinde algılanmaya başlandı. Bu, İslâm dinine, 14 asırlık tatbikata uymayan, işte bu anlayış şeklidir. Yoksa bildiğimiz klasik manada hoşgörüye hiçbir Müslüman karşı çıkmaz.

İşin başka garip bir yönü de şudur: Bugün bu üç din mensuplarının kendi dinlerinden başka dinleri reddettikleri bir gerçektir. Kabul etselerdi zaten o dinde olurlardı. Yani her din mensubuna göre, kendi dini doğru diğerleri batıldır, yanlıştır. Yani başka hak din yoktur. Batıl olan, peşinen reddettiğiniz bir şeyle nasıl diyalog yapacaksınız? Onu kabul ederseniz zaten kendi dininizi inkar etmiş oluyorsunuz. Buradan şu çıkıyor, diyalog dinlerarası değil, ancak din mensupları arasında yapılabilir. Bu da, çeşitli din mensupları arasındaki, siyasi, ekonomik, sosyal boyutlu ilişkilerdir. Bu tür diyaloglar; dün vardı, bugün de var, yarın da olacak, olması da lazım.




Dinler Arası Diyalog Tuzağı
Mehmet Oruç

Tamamını BURADAN okuyabilirsiniz.


29 Aralık 2016 Perşembe

Sûret



Bir de sûretin cisim şekline sokulanı ile resimlendirilmişi müsavidir. Birçoklarının zannettikleri gibi memnûiyet; cisim şekli verilene münhasır değildir.

Sûretin namaz üzerinde de tesiri vardır. Namaz kılanın karşısında, yahut sağında, yahut solunda, yahut üst tarafından bulunan sûretler namazına harama yakın bir kerâhat îrâs eder. Arkada veya yerde (secde edilecek yere gelmemek şartıyla) bulunanlarla, men edilmiş yerlerden birinde bulunduğu halde üzerleri bir şey ile örtülmüş bulunan sûretlerin namaza zararı olmaz.

Şurasını da söyleyelim ki; meskûkat (paralar) üzerinde bulunan yahut âzâsı seçilemeyecek derecede küçük olan sûretlerle, âzâsından bazısı eksik ama sûreti hakikat farz edince, o noksan ile yaşaması kâbil olmayacak derecede eksik olan sûretler muaftır.



Ancak;
"Kuyunun, duhuli memnu olan bir yerin etrafında dolaşan içine düşmek tehlikesine yaklaşmıştır."

fetvası üzere, arzettiğimiz şekillerle tahdid olunan müsaadeler, cevazlar birçok suistimaller ihtimaline maruz bulunduğundan son derece şayân-ı dikkattir.



Mes'eleler
(Hakkında Cevaplar)
Şeyhulislam Mustafa Sabri

Sebil Yayınevi




27 Aralık 2016 Salı

Hamama Peştemalsız Girmek




Hamamlara âçık-saçık peştemalsız girenlerle beraber girenler hakkında farklı görüşler ortaya konulmuştur: Şeyh Hattab Hazretleri bu durumda hamama girmek haramdır, derken, mutlaka yıkanma lüzumu varsa, soğuk su ile yıkanmaktan da korkuyorsa teyemmüm etmesi vâcibdir, diyerek görüşünü ortaya koymuştur. Şeyh Mevvak Hazretleri ise; başkasının peştemalsız girmesine bakmaz, kendisi utanç yerlerini örter ve kimsenin avret yerine bakmayarak, hamama girip yıkanabilir, bu durumda onun için bir sakınca yoktur, demiştir.

Şeyhime bu farklı görüşleri naklettiğimde buyurdu ki:

- Şeyh Hattab Hazretlerinin görüşü daha isabetlidir. Şeyh Mevvak Hazretlerinin görüşünde âfet vardır. Çünkü örtünenin, şer'in belirlediği ölçüde örtünmesi farzdır, başkasının avret yerine bakmaktan da kaçınmak lazımdır. Örtünmeden hamama girenler arasına örtülü olarak girmek mes'eleyi gayesine ulaştırmıyor.

Bu husustaki âfete gelince, günahlar ve ilâhi emirlere muhalef ancak karanlıkla beraber oluşur, bu karanlıkla cehennem karanlığı arasında birtakım bağlar vardır ki bu yüzden o kimseye cehennemden yana bir bedbahtlık meydana gelir. Hiç kimse bu hususu Allah meleklerinden daha iyi bilmez. Bir cemaat hamam kubbesi altında (örtünmedikleri için) günah üzere toplanır ve bu günah hepsinden meydana gelirse, karanlık o yeri olduğu gibi kaplar, melekler derhâl oradan uzaklaşır.

Melekler uzaklaşınca da şeytanlar ve onun askerleri gelir, o yeri doldururlar. Bu takdirde oradaki insanların imân nurları her taraftan şiddetle esen rüzgâr karşısında bulunan çıra gibi olur. Bazen yandan, bazen alttan, bazen de üstten esen rüzgârı görünce artık çıra söndü ve parçalanıp gitti, dersin.

Bundan dolayıdır ki günahlar küfrün delili ve kılavuzu sayılmıştır. Böyle günahlardan Allah'a sığınırız.

Hamam ve içindeki çıplakların durumu anlattığımız gibi olduğunda, faziletli, dindar, haram ve kötülüklerden sakınan bir adamı düşünelim, örtünmesi gerekli olan yerlerini peştemal ile örtüp hamama, çıplaklar arasına girecek olursa, imân nurunda derhal bir ıztırap başlar, karanlığa bürünür, yâni hamamdaki karanlık imân nurunu sarsmaya başlar. Çünkü bu karanlık imânın tam zıddıdır.

Bu yüzden imânla ilgili melek de muztarip olur. Şeytanların oraya göz dikmesi kolaylaşır, bu sebeple kalbe kadar girerler ve o adamın hamamdaki çıplak kimselerin avret yerlerine bakması hususunda iştihasını tahrik ederler de bu konuda onu iyice aldatırlar. Adam bu halet içinde şeytanlarla savaşa tutuşur, şeytaşlâr güçlü gelir, o ise onların arasında zayıflayıp kalır; Şehveti benimseyinceye kadar bu sürtüşme sürüp gider, avret yerlerine bakmaktan zevk almayâ başlar. Böyle bir sonuçtan Allah'a sığınır, ondan selâmet dileriz.

Bunun gibi şarap içen, sarhoşluktan zevk alan ve böylece açıktan günah işlemeye yönelen bir topluluk farzedelim. Bunlar içki içmekte ileri gider ve gayr-i ahlâkî davranışlarda bulunurlar da hiç kimseden sakınmaz ve hiçbir güçten korkmazlar. Onlar bu halde iken bir adam düşünelim, elinde Delâil-i Hayrât olduğu halde bu içkicilerin arasına oturur da onu okumaya başlar. Böylece bütün gün onlarla birlikte olur. Hem de Delâil kitabını okuduğu halde... İçkiciler de işledikleri günahlara devam edip dururlar. O adamın üzerinden bir gün ve gece geçmeden sarhoşlar âlemine gönül verir ve onlardan biri olur. Bu da yukarıda sözünü ettiğimiz sebepten dolayıdır, yâni imân nuru karanlığa bürünüp ıstırap duymaya başlar ve şeytanlar orayı istilâya muvaffak olur. İşte bu sebeplerledir ki açıktan günah işleyenlerin meclisine katılmak yasaklanmıştır. Çünkü kan, şehvet ve gaflet bizde de var onlarda da var... Ancak Allah'ın merhamet edip koruduğu müstesna.. Bunlar da pek azdır. Allah daha iyisini bilir.



El İbrîz
Eş-Şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri

Demir Kitabevi




26 Aralık 2016 Pazartesi

Sigara İçmek



Tütün içmek, bedene zarar yerdiği için haramdır. Hem bunu kullananlar zevkine dalarken onları Allah'a ibâdetten alıkoymakta ve Allah ile aralarındaki bağı koparmaktadır. Ayrıca biz bir şey hakkında helâl midir, haram mıdır? şeklinde şüpheye düşer ve o konuda Resûlüllah (S.A.V.) Efendimizden "bir nass (açık bir hüküm) bulamazsak, o zaman Allah'ın velî kullarının divan ehline bakarız. Çünkü bunlar belli sayıda daire ehlidirler.

Şüpheli gördüğümüz şeyi kendi aralarında alıp veriyorlarsa, o takdirde o şeyin helâl olduğunu anlarız. Verip almadıklarını ve ondan uzak duruyorlarsa, o takdirde o şeyin haram olduğunu anlarız. Eğer divan ehlinden bir kısmı o şeyi verip alıyor ve ondan uzak durmuyor, bir kısmı da verip almıyor, aynı zamanda ondan uzak duruyorsa, o takdirde çoğunluğu meydana getiren tarafa bakarız.. Çünkü hak ekseriyetle beraberdir.

Gördük ki, divan ehli tütün denen dumanı alıp vermiyor.
Aynı zamanda melekler de bu dumandan rahatsız oluyor.

Bunları dinledikten sonra Şeyhime sordum:
- Efendim, dedim, sarımsak, soğan ve benzeri şeylerin kokusu oldukça fenadır, ama yenmesi haram değildir. Bu hususta ne buyurursunuz?

Allah kendisinden razı olsun, şu cevabı verdi:

- İnsanoğlunun hakkıyla meleğin hakkı bir araya gelip çatıştığında, insanoğlunun hakkı öne alınır. Çünkü varlık âleminde yaratılan şeyler onun için vücuda getirilmiştir. İnsanoğlunun yararı olan bir şey haram kılınmamıştır, o şeyde melek için bir zarar dahi olsa yine hüküm böyledir. Sarımsak ile soğanda gizli ve kapalı olmayacak kadar açık yararlar vardır. Ama tütün böyle değildir. Çünkü tütünde insanoğlu için bir yarar yoktur. Onu içmekten dolayı zatta bir takım zararlar meydana gelir.

Sigara, içen bir kimse için vazgeçilmesi zor bir tutku olur, bir taraftan kesip bir taraftan yama yapan kimse durumuna düşer. Sigaraya tutkusu olan kimse onu içmediğinde bir koparma meydana gelmez ki yamaya ihtiyaç duyulsun. Sigara içenler onda bir yarar olduğunu zannederler. Halbuki onda ancak belirttiğimiz ölçü ve anlamda bir tuttu ve bir taraftan kesip diğer tarafa yamamak vardır.




El İbrîz
Eş-Şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri

Demir Kitabevi


25 Aralık 2016 Pazar

Ahlaksızlığın Bulaşması




Sehl b. Sâd (r.a.) demiştir ki: "Peygamber Aleyhis-Selâm Tebuk Seferi'ne giderken, Salih Peygamberin gönderildiği Semud Halkının yok olduğu "Hıcr" denilen yerde konakladı. Halk da o mahallin kuyularından su ihtiyaçlarını giderdiler. Peygamber Aleyhis-Selâm çok geçmeden hareket edip, hırkasını yüzüne örttü, binitini hızlıca sürmeye başladı ve ashabına hitaben: "Kendilerine zulmeden insanların eğleştiği yerde eğleşmeyiniz ki onlara dokunan azab, size de dokunmasın. Ancak ağlar olduğunuz halde eğleşebilir ve bu viraneleri dolaşabilirsiniz! Buradan aldığınız sulardan içmeyiniz! Bu sular ile abdest almayınız! Eğer bu sular ile hamur yoğurdu (veya çorba yaptı) iseniz, develerinize veriniz, asla ondan bir şey yemeyiniz!" buyurdu.


* Yine bir defasında Peygamber Aleyhi Selâm Hac sırasında Müzdelife'den Mina'ya giden hacıların Muhassir Vâdisi'nden geçerken, hızlıca yürüyüp geçmelerini emretmiştir. Çünkü Kabe'yi yıkmak için Yemen'den gelen Ebrehe Komutasındaki Fil Ordusu, Yüce Allah tarafından bu vadide helak edilmiştir.

* Abdullah el-Amirî(r.a.) de, bu konuda şöyle anlatır: "Biz, Bâbil Halkının zelzele ile helak olduğu yere uğradığımızda, o mıntıkayı geçinceye kadar, Hz. Ali burada namaz kıldırmadı. Sebebi sorulduğunda: "Zira burası lanete uğramış bir yerdir" dedi.

* İşte böyle mazisi kötü yerlerden geçerken bile, oralardan çabucak geçmek, eğleşmemek, hatta suyundan içmemek gibi tavsiyelerde bulunulmuştur. Çünkü böyle yerlerde çok kalan, suyundan içip havasını teneffüs eden kimselerin aynı hastalığa yakalanmaları ve onların kötü ahlaklarının bunlara sirayet etmesi ihtimâli vardır. Onların mübtelâ oldukları belâ ve hastalıkların binlerce yıl sonra oradan geçenlere bulaşabilmesi ihtimâli de mevcuttur.



Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi


24 Aralık 2016 Cumartesi

Dervişin Padişaha Nasihati




Bir derviş, halktan uzaklaşıp bir kır köşesinde inzivaya çekilmişti. Ansızın olduğu yere bir padişahın yolu düştü ve padişah dervişi gördü. Derviş murakabe halindeydi, murakabeden başını kaldırmadı, padişah ve beraberindekilere hiç aldırış etmedi. Padişahın gönlü buna incindi, beraberindekilere dedi ki:
- Bu hırka giyiciler, yani dervişler insanın miktarından anlamazlar, padişah ile dilenciyi bir görürler.
Vezir, padişahın bu sözlerini işitince dedi ki:
- Ey derviş! Yeryüzünün padişahı sana uğradı, niçin saygı göstermeyip hizmetinde kusur edersin!?
Derviş, vezire dedi ki:
- Padişaha şöyle de: "Ey padişah! Senden menfaati olan kimseden hizmet bekle." Ey vezir! Halk padişaha uymak için yoktur, bilakis padişah halkı koruyup gözetmek için vardır.

Her ne kadar halkın huzuru padişahın devletiyle olsa da padişah halkın bekçisidir.
Koyun, çoban için yoktur. Çobanın varolma sebebi koyundur.
Dünyada bugün birini muradına ermiş, bir başkasını da dert ve sıkıntıdan paralanmış görürsün.
Toprak beynini çürütüp yiyene dek birkaç gün sabreyle.
Allah'ın yazılmış kaderi önlerine gelince padişahlık ve kölelik farkı ortadan kalktı.
Bir kimse bir ölünün mezarını açsa zengini fakirden ayıramaz.

Padişah, dervişin sözünün tesiri altında kaldı ve huzuruna çağırtarak:
- Benden bir şey iste, dedi. Derviş:
- Bir daha beni meşgul etmemeni istiyorum, dedi.
Padişah:
- Bana bir nasihat et, dedi.
Derviş dedi ki:
Elinde devletin varken, yani gücün yetiyorken ahiret hazırlıklarına başla. Çünkü bu güç ve kudret elden ele geçer; senden önce olanların elinde kalmadığı gibi senin elinde de kalmaz.



Gülistan'dan Seçmeler

Hazırlayan: Ozan Yılmaz
Hasbahçe


Küçük Günahlar, Büyük Günahlar



NECMUL'L-GUZZİ EŞ-ŞAFİ'İ:

Tütün sonradan ortaya çıktı. Onun ortaya çıkışı, Hicri 1015 senesidir. Tütün içen onun sarhoşluk vermediğini iddia etse bile o uyuşturucudur.

"Rasülullah (S.A.V.) her sarhoşluk vereni ve uyuşturucu olanı kullanmayı yasakladı." hadisi şerifine göre tütün haramdır. Tütünü bir defa kullanmak büyük günah olmasa bile devamlı kullanmak büyük günahlardan sayılır.


Bazı alimler, küçük günahlar aşağıda sayacağımız beş şeyden biri ile büyük günah haline gelir, demektedirler.

1 - Küçük günahlar üzerinde ısrar edilirse onu büyük günah haline getirir.

2 - Küçük günahlara lakayd kalmak, ehemmiyet vermemek, hafife almak.

3 - Küçük günahı, büyük günaha kıyas ederek ferahlanmak sevinmek.

4 - İşlemiş olduğu küçük günahla insanlar arasında iftihar etmek.

5 - Küçük günahın bir alimden, kendisine uyulan bir rehber kimse tarafından işlenmesi de büyük günah olması gerektiren bir durumdur.




Sigara Risalesi

Sigara içenlerin tamamını BURADAN okumalarını şiddetle tavsiye ederim.





23 Aralık 2016 Cuma

Allâh’ın Hâlis Kulları Arasına Girmek



Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:

"Benim zâtıma mahsus fâdıl ve sevgili kullarımın içine girin, isyân içinde olanların arasına değil. Bu takdirde cennetime dâhil olursunuz." (Fecr sûresi, 89/29-30)


Yani benim kâmil [ve mükemmil birer mürşid ve Nebîmin hakiki vârisi bulunan] kullarımın kalbinden feyz çekerek, letâifinizi çalıştırın, cennetime girin.

Âyet-i kerîmede eğer, müfred (tekil) olarak ‘abdî’ buyurulsaydı, yalnız Resûlüllah (s.a.v.) murâd olurdu. Halbuki cem‘î (çoğul) sîgası ile ‘ibâdî’ buyurulduğundan, dehrin cemi‘ zamanında (kıyâmete kadar bütün devirlerde) mevcut bulunan zâtıma mahsus hâlis kullarımın kalbine girip, feyiz alın ve cennetime dâhil olun, fermân-ı celîlinde, râbıta ehline zâtının cennetiyle ihsan ve ikram buyurulacağı bildirilmiştir.





Aynü'l-Hakîka fî Râbıtati't-Tarîka
Halis Ece

Kitabın tamamını BURADAN okuyabilir veya indirebilirsiniz.





22 Aralık 2016 Perşembe

Hür Müsün? Köle Mi?





Hürrüsün kat'-ı ümîd eylediğin eşyânın
Hangi şey ki ona tâmi' olasın bendesisin.


Ey mürid, umut kestiğin şeyden hürsün, ümit beslediğin şeyin kölesisin.





Hikem-i Atâiyye Şerhi
Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir

Sufi Kitap





21 Aralık 2016 Çarşamba

Muhafaza



Tevbe Suresi 112. Ayet




Rûhu'l Beyan Tefsiri
İsmail Hakkı Bursevi



20 Aralık 2016 Salı

Göz Değmesi



Gözü değen kimse iyi bir şey gördüğü zaman; "Mâşâallâh! Kuvvet ve kudret ancak Allah'ındır. Allâhım mübarek eyle, bereketli kıl" diye duâ etmelidir.




Gözü Değen Kimsenin Abdest Alması ve Bu Su İle Kendisine Göz Değen Kimsenin Gusletmesi Veya Üzerine Dökülmesi:
Bu işlem tıpkı, yılan akrep sokmasında bunların zehirine karşı panzehir olarak, kendilerinin öldürülerek parçalanan etlerinin sokulan yere sarılması gibidir. Zira yılan ve akrebin etleri, zehirlerine karşı panzehirdir. Zehirini tesirsiz (nötr) hâle getirmektedir.


Nitekim Ebû Ümâme (r.a.) demiştir ki: "Babam Sehl İbni Huneyf, Harrar Mevkiinde gusletmek için elbisesini üzerinden çıkardığında, Amir İbni Rebîa ona bakıyordu. Babam Sehl ise cildi güzel ve beyaz tenli bir kimseydi, Amir İbni Rebîa, babam için: "Bugüne kadar, böyle taze ve beyaz tenli bir kimse görmedim" dedi. Bunun üzerine babam Sehl, ansızın orada hastalandı ve hastalığı arttı. Hemen Peygamber Aleyhis-Selâm'ın yanına gelindi ve Sehl'in hastalandığı haber verildi. Hastalığın şiddetinden yanınıza gelmesi mümkün değildir" denildi.

Peygamber Aleyhis-Selâm hemen Sehl'in yanına geldi. Sehl İbni Huneyf, Amir İbni Rebîa'nın kendisi için söylediklerini Rasulullah'a anlattı. Bunu duyan Peygamber Aleyhis-Selâm: "Sizden biriniz, kardeşinin ölümü kendisi için bir fayda sağlamadığı halde, niçin din kardeşini öldürmek ister? Allah mübarek eylesin, deseniz olmaz mı? Şüphesiz ki göz değmesi gerçektir. Sehl için abdest al!" buyurdu.

Amir İbni Rebîa hemen abdest aldı, sonra bu su Sehl'in üzerine dökülerek guslettirildi. Bunun üzerine Sehl, kendisine hiç bir şey olmamış gibi, Rasulullah (s.a.v.) ile birlikte yürüyüp gitti."




Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi



19 Aralık 2016 Pazartesi

Çıbışka


Nar


Çocukluğunun ilk bilmecesini Kudret Amca’dan duymuştu. “Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane.” Sağa sola bakmış, ipucu istese de cevabını hemen bilememişti. Büyüdüğünde ne tevafuktur ki, nar ile alakadar oluyordu. Öyle ki bir müddet sonra ismi Nar Ali olmuştu. Çok iyi nâra attığından ‘Naralı’ da denilirdi.

Zaman geçti Nar Ali büyüdü. İnovasyon dünyasında yerini almıştı. İktisat mecmualarında yılın genç müteşebbisleri arasında gösteriliyordu. Nar Ali işleri büyütmüş Kudret Amca’nın tecrübesiyle kendi meyve bahçesini kurmuştu. Çıbışka adında bir meyve restorantı açmıştı. Fast food/şekerleme ve aşırı çikolata düşkünlüğüne karşı meyve soymaya üşenenler için meyve salatasını tavsiye ediyordu. Mevsimine göre her meyve tabakta hazır bir şekilde sunuluyordu. Bu fikri ile yılın girişimcisi olmuştu. Çıbışka ile adını herkes duymuştu. Dört bir tarafta şubeler açmıştı. Ama Nar Ali’yi meşhur eden nar değil, çıbışkaydı.

Çıbışka, bir Çin yemeği değildi, kapuska hiç değildi. Nar Ali’nin Çıbışka ismini bulması onun hayat hikayesinde saklıydı. Nar Ali’nin çocukluktan çıkıp dini mükellefiyet yaşına girdiği zamanlardı. Yaramazlığa meyyaldi biraz. Evin tek oğlu olmasının da tesiri vardı bunda. Babasının şefkatli olmasını fırsat biliyordu. Ali’yi Nar Ali yapan hadise, bir sonbahar günü vuku bulmuştu.

Yaz bitip, yapraklar sararmaya başladığında 10 dönümlük nar bahçesi kıpkırmızı olurdu. Bahçenin sahibi Kudret Amca, zenginliği nispetinde cömert ve müşfik bir insandı. Nar zamanı kim nar isterse verir, çocukları ise hiç kırmazdı. Küçük çocuklar için narları poşete koyup “Hadi alın bunları, evde size anneniz yedirsin. Elbisenizi kirletirsiniz yoksa.” diyecek kadar da ince fikirli idi.

Başka şeyler peşinde olan Ali ve arkadaşları bir gün Kudret Amca’nın bahçede olmadığı anı fırsat bilip narları sandıklara doldurdular. Sonra mahallenin içinde bu narları, nâra ata ata çocuklara sattılar. Epey de paraları olmuştu. Akşam eve geldiğinde babası Ali’ye:

“Duydum ki ticarete atılmışsın. Nar ticaretine girmişsin, ne kadar kazandın bugün?”

Ali’nin yüzü nar kırmızısı gibi kızarmıştı. Cebinden paraları çıkardı. Bir şey diyemedi:

“Sana iki teklifim var. Birincisi bu paraları harcamadan yarın gideceksin Kudret Amca’dan helallik isteyeceksin. İkincisi ise yüz tane çıbışkaya razı olacaksın?”

Ali, yaptığının doğru olmadığının farkına vardı. Kudret Amca’dan helallik isteyecekti; ama bu çıbışka neydi onu da soracaktı.

Kudret Amca helallik için bir şart koştu bir de hikaye anlattı Ali’ye.

“İmam-ı Azam Hazretleri’nin babası Sâbit bir gün ırmakta abdest alırken, kıpkırmızı bir elma, suyun içinde yüze yüze kendisine doğru gelir. Elmayı alır, ısırır. Sonra da pişman olur. İçine şüphe düşer. ‘Kimse görmese de bu elma helal değil.’ der. Heyhat, az da olsa elmanın suyu ağzına kaçmış, tat bırakmıştı. Elmanın sahibini ırmağı takip ederek bulur. ‘Ya elmanın parasını al ya da hakkını helal et.’ der. Hâlbuki elmayı dalından koparmamış, elma ona kendiliğinde gelmişti. O yine de helallik istemişti. İhtiyar Amca ‘İki yıl bahçemde çalışacaksın. Ondan sonra tekrar düşünürüz.’ der.

Sabit, iki yıl bu ihtiyar amcanın bahçesinde çalıştı. Bu defa da ‘Hakkımı helal ederim; ancak benim bir kızım var ki, gözleri kör, kulakları sağır, dili lâl, ayağı topaldır, onunla evlenirsen.’ der.

Madem hakkını helal edecek, evlenmeyi göze alırım, der. Evlendirirler. Ancak kız, babasının anlattığı gibi değildi. Gözleri görür, kulağı duyar, dili söyler, ayağı yürürdü. Niye böyle olduğunu, sorduğunda:

‘Kördür, harama bakmaz. Sağırdır, haram dinlemez. Lâldir, dili haram söylemez. Topaldır, dinin haram kıldığı yerlere gitmez.’ cevabını alır. İşte bu evlilikten Numan bin Sâbit yani İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri doğar ve ilmiyle, ameliyle, fıkhıyla, itikadıyla insanlara hidayet yolunda rehber olur.

“Şimdi sana iki yıl bahçemde çalış desem, ahir zaman nesli o kadar sıkıya gelemez. En iyisi nar sezonu bitene kadar bana yardımcı ol, hakkımı helal ederim. Her haram teşebbüsün bir külfeti vardır, bunu bilmeni istiyorum.”

Ali, Kudret Amca’ya yardım etti. Ama bu kadar vukuatın üstüne çıbışka nedir diye de soramazdı. Nar sezonunun sonunda sordu. Kudret Amca anlattı:

“Çıbışka, nar, erik, elma gibi ağaçların ince sürgünlerinden yapılan ince değnektir. Eskiden yaramaz çocuklar kötü bir iş işlediklerinden hafifçe çıbışka ile yola getirilirmiş.”

Ali yüz çıbışka yemenin manasını anlamıştı. Kudret Amca devam etti:

“Küçüklüğünde sana bir nar bilmecesi sormuştum ya.”

“Çarşıdan aldım bir tane, diye başlayan mı?”

“Evet, o bilmeceyi bir maksat için sordum. Bu dünyayı bir nar gibi düşün. Yaptığın bir iyiliğin mükafatı 1000 olarak karşına çıkar. Eğer bir kötülük yaparsan ki, nar ateş manasına gelir ki, cezası 1000 olarak karşına çıkar.”

“Yeri gelmişken bir de divan şairi Usulî’den söyleyeyim “Vâizin nâr-ı cehennem dediği firkat imiş.”

“Yani.”

“Bunu da sen şerh et… “



İnsan Ve Hayat
Çamlıca

Çok Mizahtan Kaçınmak



Çok şaka yapmaktan sakınmalıdır. Çünkü aşırı mizah, görünüşündeki hürmet hissini yok eder ve rezil rüsvay olmaya sebep olur. Yalan ve boş sözler ihtiva etmeyen latifeler yapmakta bir beis yoktur.

Bir adam yürümekten yorulunca Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'den kendisini bir deveye bindirmesini istedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

"Seni deve yavrusuna bindireyim." buyurdu. Adam, deve yavrusunu ne yapayım, dedi. Resûlullah (s.a.v.) latife ederek: "Her deve, bir devenin yavrusu değil midir?" buyurdular.



Şir'atü'l İslâm
İmamzâde Muhammed b. Ebû Bekir el-Buhârî

Fazilet Neşriyat



17 Aralık 2016 Cumartesi

Günahlar




İslam aleminde Cenab-ı Hak'tan başka hiçbir kimseye karşı günahın itirafı mecburiyeti olmadıktan başka günahı diğerine hikaye ve ifşa eylemek de ikinci bir günah olur ve hatta bu cihetle işlediği günahı ilan eden fâsıkın İslam hukukunda mevkii hayli düşüktür. Günah bizce ne kadar gizli tutulursa, o kadar affı kolaydır. Suçlu olmak üzere tanınan adamlarda, izzet-i nefs ve insani haysiyet kalmayacağı ve bu sûretle itham edilenlerden cemiyet için bir hayır beklenemeyeceği cihetle bu fikir pek yüksek ve tabiidir.



Mes'eleler
(Hakkında Cevaplar)
Şeyhulislam Mustafa Sabri

Sebil Yayınevi





Göz Sağlığı



Gözlerinin sağlıklı kalmasını isteyen kimseler, aşırı sıcak ve aşırı soğuktan, şiddetli rüzgardan, toz ve dumandan, çok ağlamaktan, devamlı yazı yazmaktan, bilhassa ince yazıdan sakınmaları lâzımdır. Ancak az bakılacak veya az yazılacak olursa, gözler için faydalıdır.

Parlak cisimlere, güneşe, siyah ve beyaz şeylere de çok bakmaktan sakınmak lâzımdır. Gözler için en faydalı renk, yeşil renktir. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm; en çok yeşil rengi severdi.



Çünkü yeşil, kâinatın tabiî rengidir Ara-sıra gözün görme duyusunu kuvvetlendirmek ve göz sağlığını korumak için Isfehan Sürmesi (antimun) gibi maddeler tatbik etmelidir.

(Sürme ile ilgili yazıyı okumak için BURAYA bakabilirsiniz.)


* Zaman zaman gözleri soğuk su ile yıkamakta göz sağlığı için gayet faydalıdır. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm: "Abdest aldığınız zaman, gözlerinize abdest suyundan içiriniz! Ellerinizin ıslaklığını da silkmeyiniz..." buyurmuştur.

* Karanlık yerde oturmak, ışıksız kalmak gözler için zararlıdır. Nitekim Hz. Aişe validemiz: "Peygamber Aleyhis-Selâm, kandil yakılmadıkça karanlık evde oturmazdı" demiştir.



Gözün Görme Duyusunu Kuvvetlendiren Maddeler:

Hz. Ali (ra.) demiştir ki: "Üç şey gözün görme duyusunu kuvvetlendirir. Yeşile bakmak, akar suya bakmak (yatarken göze sürme çekmek) ve güzel şeylere bakmak."


* "Et yiyiniz! Çünkü et, et bitirir. Et yemek gözün görme duyusunu da kuvvetlendirir.

* Peygamber Aleyhis-Selâm da: "Uyuyacağınız zaman gözlerinize sürme çekmenizi tavsiye ederim, zira sürme, gözün görme duyusunu kuvvetlendirir" buyurmuştur.


Yine bir defasında Hz. Ali, göz iltihabı hastalığına yakalanmıştı. Bu sırada hurma yiyordu. Peygamber Aleyhis-Selâm, göz iltihabı hastalığı varken, hastalığın seyri açısından hurma yememesini tavsiye etmiştir.


* Hurma, göz iltihabı için zararlıdır. Çünkü hurma vücuttaki kanı ısıtır, onu tortulu hâle getirir, iltihaplanmasına ve hararetin yükselmesine sebep olur. Göz iltihabı da ateşli bir hastalıktır. Böylece hastalığın hararetini artırmış olmaktadır.

İltihaplı göz hastalığına yakalanan hastaların gözlerine sürme çekmeleri doğru değildir.


* Bir kimse Peygamber Aleyhis-Selâm'a göz ağrısından şikayet ettiğinde ona: "Mushafa bak, Kur'ân oku!" buyurduğu rivayet edilmiştir.




Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi



16 Aralık 2016 Cuma

Lanet Etmekten Sakınmak





Allâhü Teâlâ'nın yarattığı hiçbir şeye lanet etmez. Lanet etmeye alışmamalıdır. Zira mümine lanet etmek, onu öldürmek gibi günahtır. Çok lanet eden kimse, mahşer gününde müminlere şefaatçi ve şahit olamaz.

Çoğu kez lanet, lanet eden kişiye geri döner. İnsan, çoğu kez malından bir şeye lanet eder de, lanet ettiği şeyin bereketi kalmaz.

Günah işleyene lanet etmemelidir. Zina ve şarap içmek gibi had cezası icap eden şeyleri yapana da lanet etmez. Bilakis onlar için Allâhü Teâlâ'ya, istiğfar eder.



İslâm Ahlâkı Ve Âdâbı
Şir'atü'l İslâm

İmamzâde Muhammed b. Ebû Bekir el-Buhârî

Fazilet Neşriyat


15 Aralık 2016 Perşembe

Günahların Affı




Hz. Süfyan-ı Sevri rahmetullahi aleyh buyurdu ki:
Şehvete bağlı günahların affı ümit edilir.
Kibirden ileri gelen günahların affı ümit edilmez.

Çünkü, Âdem aleyhisselam'ın zellesinin kaynağı şehvet, (Havva validemizin sözüne uymak) Şeytan'ın Allah'a isyanının kaynağı ise kibirdir.



Münebbihât (Cennet Yolunun İşaretleri)
İbn-i Hacer-i Askalânî

Yâsin Yayınevi



14 Aralık 2016 Çarşamba

Peygamberimizin (S.a.v.) Duaları




"Allah'ım! Bana sevgini ve kendileriyle Sana yaklaşacağım kimselerin sevgisini ver. Allah'ım! Bana lütfettiğin şeyleri, Senin sevdiğin şeyleri yapmam için beni güçlü kıl. Allah'ım! Sevdiğim şeylerden beni mahrum ettiğin vakit, sevdiğin şeyleri yapmam için bana fırsat ver."




Tergib Ve Terhib
Hadislerle İslam

Telif: İmam Hafız El-Münziri

Huzur Yayınevi




Cennet Ni'metleri




Cennetteki bütün ni'metler ve çeşitli meyveler, dünyadaki hiçbir ni'met ve meyveye benzemez. Eğer Cennetteki ni'metlerin isimlerini, meyvelerini, nurlarının miktarını hakikatte bulunduğu hal üzere çıkarsam, insanlar onlara delâlet eden hiçbir kelimeyi anlayamazlar. Ama Cenâb-ı Hak kendi fazl-u keremiyle onları, dünyadakiler anlasın ve ısınsın diye bazı isimlerle isimlendirdi.

Böylece dünyada insanlar kendi aralarında bunlardan söz ederken anlaşabilsinler diye birtakım benzetmeler yapıldı. Oradaki meyvelerden söz edildi tâki anlaşılması kolay olsun diye. Çünkü mâna yönünde yapılan benzetmeler ve isimlendirmeler çok farklıdır, yani dünya ni'metleriyle cennet ni'metleri mâna ve hakikat yönünden çok farklıdırlar, benzetme yapılamaz. Bu neye benzer, bilir misiniz?

Bizimle çocuklarımız arasında onların akıllarına ve küçüklüklerine nisbetle yapılan konuşmalara benzer. Meselâ daha yeni konuşmaya başlayan çocuğun anlayışına göre ekmeğe beb, suya bub dediğimiz gibi.

Biz meselâ işitiyoruz ki cennette üzüm vardır, onu dünya üzümü gibi sanıyoruz. Ama Firdevs cennetindeki üzümden bir dane çıkarılsa da onun altındaki cennet ehline gösterilse, onun nuruyla meşgul olup kendi cennetlerini unutmaya başlarlar. Ondan sonra gelen cennetten bir dane üzüm çıkarılıp onu takip eden cennet ehline gösterilse, ikinci cennet ehline vâki olan hal üçüncü cennet ehline de vâki olur.

Böylece yedi göklere ve yedi kat yerlere sıra ile gösterilse aynı hal meydana gelir. Evet o ni'metlerden biri çıkarılsa (madde âlemine getirilse) güneşin, ay'ın ve yıldızların ışığı kararır, sadece o ni'metin nuru kalır. Allah daha iyisini bilir.



El İbrîz
Eş-Şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri

Demir Kitabevi


13 Aralık 2016 Salı

Kiliseye Ta'zîm Ve Hristiyanların Ayinlerine Katılanlar




Mescid Yapmakla Kâfir Müslüman Olur mu?

Mescid (veya bir hayır kurumu) bina etmekle kâfir kişi, Müslüman olmaz. Ona hürmet etse bile... Tâ ki şehâdet kelimelerini getirmedikçe Müslüman olamaz.




Kiliseye Ta'zîm?

Müslüman bunun hilâfınadır. (Müslüman kişi, kilise inşâ etse, kilise imar etse, kilisenin ihtiyaçlarını giderse) veya kiliseye tazimde bulunsa; gerçekten o Müslüman kâfir olur. Çünkü küfür, sadece niyetle hâsıl olur. Müslümanlık ise ancak şehâdet kelimelerini telaffuz etmekle (dil ile söylemekle) hâsıl olur.



Hristiyanların Ayinlerine Katılanlar?

Bu fakir der ki:

Kaadir olan Allâhü Teâlâ hazretleri, ona iyiliğini versin (Fethül-Karib’in sahibine müsamaha ve hoşgörüyle davransın), ondan bilindi ki, Rum diyarında (Anadolu'da) bazı Kıbtiler (çingeneler) İslâmiyetlerini izhâr ediyorlar ve onların güzel bir şekilde muhlislerin namazları gibi namaz kıldıkları ve ihlas ehlinin oruçları gibi oruç tuttuklarını görüyoruz. Sonra bu kişiler, Hıristiyanların mevsimlerinde (merasim ve ayinleri döneminde) Kiliselerine giriyorlar. Onlar gerçekten bu davranışlarıyla mürted oluyorlar (dinden çıkıyorlar). Onların ölülerinin üzerine namaz kılmak sahih ve doğru olmaz; eğer onlar bu halleri üzerinde vefat ederlerse... Çünkü onların Kiliselere tazim ettiklerin­de şüphe yoktur. Ve onların Hıristiyanların belirli günlerinde ve gece­lerinde fiilleriyle Hıristiyanlara katılıp onlara muvafık davrandıkların­da da asla şüphe yoktur. Bundan dolayı onların küfürleri hakkında asla şüphe etmeyiz. Onların şehâdet kelimesini getirmeleri âdetleri gereğidir. Onların âdetleri gereği şehâdet kelimesini getirmeleri (ve hatta namaz kılmaları ve oruç tutmaları gibi) hiçbir şey, onların itikadlarında kendilerine fayda vermez.



Bu devrin âlimleri, (hoşgörü yaklaşımıyla) Hıristiyanların kilise­lerine ta'zîm eden, Hıristiyanların belirli gün ve gecelerindeki mera­sim ve ayinlerinde kiliselere giden Müslümanların küfürleri hakkında cehaletlerinden dolayı susmaktadırlar. Bundan Allâhü Teâlâ hazretlerine sığınırız.



Rûhu'l Beyan Tefsiri
İsmail Hakkı Bursevi



11 Aralık 2016 Pazar

Kadın Ve Namaz





"Kadının odasında kılmış olduğu namaz, salonunda kıldığı namazdan daha hayırlıdır. Salonunda kıldığı namaz da, evinin avlusunda kıldığı namazdan daha hayırlıdır. Avlusunda kıldığı namaz ise, mahalle camiinde kıldığı namazdan daha hayırlıdır."

***

"Kadın, insanın ar ve namusudur. Evinden dışarı çıktığında şeytan ona yaklaşır. Kadının Allah'a en yakın olduğu yer evidir."



Rasulullah (s.a.v.)






Tergib Ve Terhib
İmam Hafız El-Münzirî

Huzur Yayınevi







10 Aralık 2016 Cumartesi

Namaz


Belgrad Ormanı


"Emin olmayanın imanı, abdesti olmayanın namazı, namaz kılmayanın da dini yoktur. Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir."





İmam Hafız El-Münzirî
Huzur Yayınevi


9 Aralık 2016 Cuma

Rebiülevvel Ayı Ve Mevlid Gecesi




Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bu ayın 12'sinde dünyayı şereflendirmişlerdir. Bu itibarla, senenin ilk kandili olan Velâdet kandili (Mevlid gecesi) bu ayın 12'nci gecesidir.

Bu ay içinde mümkün olduğu kadar salât-ü selâmı (Salât-ı Nâriye, Salât-ı Münciye ve Salât-ı Fethiye) çok okumalıdır.





Mevlid Gecesi


Bu gecenin manevî zenginliğinden istifâde etmek için bir tesbih namazı kılmalı, bir de Hatm-i Enbiyâ yapmalıdır.

Tesbih namazına niyet:

"Yâ Rabbî, niyet eyledim rızâ-i şerîfin için tesbih namazına. Yâ Rabbî, bu gece teşrifleriyle âlemleri nûra garkettiğin sevgili habîbin, başımızın tâcı Resûl-i Zîşân Efendimiz'in hürmetine ve bu geceki esrârın hürmetine ben âciz kulunu da afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Allâhü Ekber"


Tesbih namazının kılınışı için BAKIN.



Mübarek Gecelerde Yapılması Tavsiye Edilen
Dua Ve İbadetler

Fazilet Neşriyat



8 Aralık 2016 Perşembe

Daha İyi Keser





İki âlemde tasarruf ehlidir rûh-i velî
Deme ki bu mürdedir bundan nice dermân ola
Rûh şemşîr-i Hudâ’dır, ten gılâf olmuş ana
Dahi a‘lâ kâr ider bir tiğ kim uryân ola.

(Lâ edrî)





Mürde: ölü, ölmüş
nice dermân ola: nasıl gücü-kuvveti, takati olur?
şemşîr: kılıç
Hudâ: Allah
gılâf: kılıf, kın
a‘lâ kâr ider: daha iyi keser
tiğ: kılıç
uryân: çıplak.




7 Aralık 2016 Çarşamba

Dünya Ve Ahiret




Âhiret dünyanın tam aksine, yani tersinedir: Dünyada iken bir şahıs bembeyaz güzel ve süslü bir elbise giyecek olsa, kirleninceye kadar o hep öyle kalır. Âhirette ise, elbiselerin kiri zatlarından gelmektedir.

Bir an farzedelim ki kâfirlerin ruhu orada son derece beyaz güzel elbiselerden birini giyiyor, derhal kömür gibi simsiyah olur.

Dünyada bizi kuşatan hava, âhirette tam tersine döner. Yani dünyada güneş ve diğer aydınlatıcı nesneler hem mü'minleri, hem kâfirleri aydınlatır. Âhirette ise, zatların kendi durumları onlara galib gelir, hâkim bir üstünlük sağlar: Mü'minlerin zatları ışık verir, aydınlatır, akıllara durgunluk verecek biçimde mü'minlerin nurlarından elbiseler zatlarına giydirilir. Kâfirlerin zatlarına gelince, onlar kendilerini kirletip siyahlaştırırlar, o kadar ki kömür gibi olurlar.

Özetleyecek olursak:

Âhirette, bâtınî hususların hükümleri ortaya çıkar ve üstünlük sağlar. Çünkü bâtınî hususların hükmü hak ve hakikatin tâ kendisidir; âhiret de hak yurttur.

Şeyhim bu mâna çerçevesi içinde bana şunu da anlattı:

Âhiretteki terleme de zatlara göre değişik hal alır, kimi bulunduğu yerde yarısına kadar ter içinde kalırken, aynı yerdeki bir başkası dizlerine kadar ter içinde kalır. Halbuki bunların bulunduğu yer dümdüzdür. Dünyada düz bir arazideki suda duran üç kişiyi düşünün, aralarında böyle farklı bir durum olmaz, yani hepsi de aynı seviyede suya batmış olurlar. Çünkü onların dünyada iken bâtınları (iç âlemleri) çok farklı idi, bu farklılığın hükmü âhirette ortaya çıkmış oldu. Çünkü âhiret sadece hak ve hakikâtin ortaya çıktığı bir yurttur.




El İbrîz
Eş-Şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri

Demir Kitabevi



Anekdot




Avrupa Hıristiyanları, Papa'nın kışkırtması ile bir araya gelip, Osmanlı topraklarına saldırınca, Kanuni Sultan Süleyman Han ordusuyla sefere çıktı.

Ordu, ağır ağır hedefe doğru ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen bağların içinden geçiyordu. Hava çok sıcaktı. Asker susuzluktan kıvranıyordu.

Çok güzel üzümleri bulunan bir bağdan geçerken, askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzüm kopardı. Yiyerek biraz olsun susuzluğunu giderdi. Sonra da, asma ağacına, yediği üzümün çok üzerinde bir para bağlayarak, yoluna devam etti.

Çok geçmeden mola verildi. Bu esnada, kan ter içinde bir köylünün koşarak geldiği görüldü. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşmek istiyordu. Köylüyü Kanuni'nin huzuruna götürdüler. Kanuni sordu:”Nedir bu halin, kan-ter içinde kalmışsın? Bir şikayetin mi var?” Köylü, “ Ben şikayet için değil, tebrik etmek için geldim. Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalında bağlı bir çıkı gördüm. İçini açtığımda, para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıldığını gördüm. Anladım ki, koparılan üzümün parası olarak bırakılmış. Sizde böyle güzel ahlaklı asker olduğu müddetçe sırtınız yere gelmez. Sizi tebrik ederim!”

Aynı ordu, Belgrat yakınlarında, yine mola vermişti. Askerler, susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı. Bir manastırın yakınında bir çeşme bulup, ihtiyaçlarını giderirken, manastırdaki birkaç rahibe, askerlere yardım etmek için çeşmenin başına geldi. Kadınların geldiğini gören askerler, hemen çeşmenin başından çekilip, sırtlarını döndüler, kadınlara yan gözle bile bakmadılar.

Bu durumu uzaktan ibretle seyreden, Başrahib, hemen eline kağıt-kalem alıp, haçlı kumandanına şunları yazdı:” Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz? Bunlar kadına-kıza, mala-mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek, dinlerini yaymaya çalışıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar. Ey Haçlı kumandanları! Siz “Onlardaki bu ahlakı bozmadan, ortadan kaldırmadan” onlarla mücadele ederseniz, canlarınızdan ve mallarınızdan mahrum kalacağınız açıktır. Kendinizi ölüme atmayınız!..”

Sakın, diyalog, hoşgörü, dini yeniden yorumlama çalışmalarında, burada bahsedilen “ahlakı” ortadan kaldırma gayretleri olmasın!..




Mehmet Oruç



5 Aralık 2016 Pazartesi

Halâya Giriş Sırasında Söylenecek Dua




Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) hacetini gidermek için halâya gireceği zaman: "Allâhumme, innî eûzu bike mine'l-hubusi ve'l-habâis." (= Yâ Allah, ben bütün habislerden ve habîselerden Sana sığınırım)" duasını söylerdi.



Not: Bu iki lafızla gelen duâ, cevâmi'u'l-kelim olan sözlerdendir. Bu iki kelime birçok ma'nâya geliyor: "Hubus", şeytânların erkekleri, "Habâis"de dişileridir, demişlerdir. Keza "Habâis", mutlak olarak şeytânlar, ma'siyetler, kötü fiiller, düşük hasletler; "Hubus" da küfür, fucûr, isyan ve mutlak şerr manalarına gelir.




Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken








Dualar "Muhtasar ilmihal" kitabından alınmıştır.




4 Aralık 2016 Pazar

Âmin




"Sizlerden biri Âmin dediği zaman melekler de semada (Âmîn deseler de) her ikisi birbirine denk düşerse, o kimsenin geçmiş günâhları mağfiret edilir"



İmam Hafız El-Münzirî

Huzur Yayınevi



3 Aralık 2016 Cumartesi

Çanakkale Ruhu





Artık; sadece masa başında bir kaç kişinin kaleme aldığı ya­zılı tarihi anlatarak, gençlerimizi tarihi konularla motive ederek millî birlik ve beraberlik ruhunu harekete geçiremeyeceğimiz an­laşılmalıdır. 3 Kasım 1914 ile 9 Ocak 1916 arasında 14 ay 6 gün süre ile bu şehitler tarlasında yaşanan bir gerçek vardır. Komu­tanlar, ne kadar zeki olursa olsun, ne kadar savaş planı yapabili­yor, ne kadar isabetli kararlar ve emirler verebiliyor, ne kadar cesur sevk ve idare edebiliyor olsalar da, o teoriyi pratiğe geçiren­ler yine Mehmetçiklerdir. Yani bizzat o emirleri yaşayanlardır.

Çanakkale Muharebesi; sadece bir zafer değil, aynı zamanda teknik imkân ve maddi gücüne güvenen, dünyanın en gururlu ve kibirli milletlerine çok önemli bir ders olmuştur. Manevi gücün; yani inancın, özgüvenin, ortak değerlere bağlılığın, Millî ve Dini mefkûrelerin, teknik ve maddi güce, çelik ve ateşe galip gelebileceğinin en açık ispatı olmuştur.

Çanakkale Zaferi, sadece kuru bir toprak kavgası değildir. Çanakkale Ruhu'nun da, bu kuru kavgayı başarıya götüren bir ortak manevi güç olmadığı gibi. Çanakkale Zaferini ve Çanak­kale Ruhu'nu iyi anlayabilmek için; 1710 yılında İngiltere'den İstanbul'a gelen ve 1723 yılında Londra'ya dönerken arkasında bu gün bile hala yanan büyük bir fitne ateşini tutuşturan ajan-misyoner "Hampher'in" hatıralarını mutlaka bilmek gerekir.

Fransızların büyük lideri Napolyon'un İstanbul ile ilgili vasiyet gibi şu; İstanbul bir anahtardır, İstanbul'a egemen olan, dünyaya hükmedecektir. Eğer Rusya Çanakkale Boğazını ele geçi­recek olursa. Tulan, Napoli ve Korfu kapılarına dayanmış olacak­tır!..” sözlerini de, daima hatırlamak ve iyi tahlil etmek gerekir.

Bu arada; Avrupa'nın tarih babası Arnold Toynbee'in, “..Şayet tarih sahnesinden Osmanlı'yı çekip alırsanız, geriye ne kalır? ...Tarih sahnesinde Osmanlı olmasaydı, bugün Kuzey Afrika, Balkanlar, Kafkasların batısı, Anadolu ve tabii Kudüs ile Konstantinopolis Hıristiyan ülkesi olacaktı! Ortadoğu ise, İslami­yet adacıkları halinde azınlık dini olarak kalacaktı! ..” diye de­vam eden söz ve görüşleri de, yabana atılacak sözler değildir.

Hele hele 1999 Yılının 24 Aralığı'nda Vatikan'daki balkondan 2 milyon insana hitaben Papa II. Jean Paul'un yaptığı ve dik­katlerimizden kaçırdığımız konuşmasındaki;

“…Birinci bin yılda (o-999) bütün Avrupa'yı Hıristiyanlaştırdık! İkinci bin yılda da, (1000-1999) Afrika ve Amerika kıtaları­nı Hıristiyanlığa kavuşturduk! Üçüncü bin yılda ise bütün Asya kıtasını Hıristiyan yaparak dünyanın ebedi kurtuluşunu sağlayacağız! Sayın devlet adamları, iş adamları ve Hıristiyan aydın­larımız dünyanın kurtuluşunu temin edebilmemiz için kilisemi­ze yardımcı olunuz.”


Bu bir kaç cümlenin içinden sanki ikinci Çanakkale Harbi biz­lere açıkça el sallamakta değil midir?

Fransız Prof. Pierra'nın “Hiçbir zaman böyle bir at da savaşta olmadı" diye izaha çalıştığı bilimsel ifadesini hasıraltı ederek, ço­cuklarımızın beyinlerinde Truva Atı'nı adeta millî bir kunt gibi resimleştirdik! Ama daha 95 sene önce aynı bölgede yazılan millî destanımız "Çanakkale Zaferimizi" ancak törenden törene ha­tırladık birkaç cümle, bir kaç şiir ile.

Onu da; hamaset kokan birkaç dostluk ilişkisinin gölgesine iteleyerek, bu aziz vatanın, bu şanlı bayrağın maliyetini kaçırdık hep gözlerden. Şehidlerimizin aziz kanlarıyla yıkayıp paklayarak cennet bahçesine çevirdiği Gelibolu Yarımadası'nı "Barış Parkı” olarak isimlendirmeye bile kalkıştık!

Gençlerimiz için millî bir motivasyon kaynağımız olan ve dünyanın takdir ettiği, yaşanarak yazılmış bir destanı, orasından burasından çekiştirerek, sulandırıp manevi enerjisini üzerinden almaya çalıştık bu şanlı zaferin. Yunanlıların hayali kahramanı, Arşil’in atı Pegasus'u uçurduk da, 276 kg'lık mermiyi sırtında ta­şıyan ve beş basamakta merdiven çıkaran Seyit Onbaşı'nın “Lâ-havle vela kuvvete...” demesine izin vermedik, işin manevi cephe­si ortaya çıkmasın diye.


Salim Dağ (araştırmacı yazar)




Osmanlı'nın Son Kilidi Çanakkale 2
Editörler: Harun Tuncer – Ahmet Temiz

Çamlıca Basım


2 Aralık 2016 Cuma

İtaat



Kadın kocasının meşru olan isteklerine itaat etmek zorundadır. Yoksa meşru olmayan, dinen yasak ve günah olan işlerde kocasının isteğine uymak zorunda değildir. Çünkü Allah'a isyan olan yerde kula itaat edilmez.

Erkek, karısının ibadetine müdahale edemez. Örtünmesine mâni olamaz. Karısını erkeklerle dans ettiremez. Kadın ko­casının böyle isteklerine itaat etmez. Kadın kocasına meşru olan, dînen yasaklanmayan hususlarda itaat eder. Kadının ko­casına karşı itaatkâr davranmasının sebebi, kadın ile kocanın arasındaki sevgi ve muhabbetin sağlanması ve devam etme­sidir. Yoksa kadının zelil ve sefil bir duruma düşürülmesi de­ğildir.



İslamda Kadın, Tesettür, İzdivaç
Hüseyin Suudi Erdoğan

Çile Yayınları


1 Aralık 2016 Perşembe

İbrahim El-Havvas İle Yahudi Hâdisesi



Bir Yahudi deniz yolculuğu sırasında devrin ünlü velîlerinden İbrahim El-Havvas Hazretleriyle tanıştı, böylece yolculuk müddetince arkadaş oldular, beraber yiyip içtiler. Bir ara yahudi ona şöyle bir teklifte bulundu:

— Eğer dininde doğru bir insan isen haydi seni göreyim şu denizin üzerinde yürü. Çünkü ben yürüyebiliyorum, dedi ve vakit kaybetmeden atlayıp deniz üzerinde bir güzelce yürüdü. Bunun üzerine İbrahim El-Havvas Hazretleri üzüldü ve şöyle demekten kendini alamadı:

— Vay yazıklar olsun, horluk ve aşağılık olsun bana, bir yahudi beni alt etti.

Dedikten sonra bütün himmetini toplayarak kendini denize attı. Azîz ve Celîl olan Allah ona yardımcı oldu da yahudinin yürüyebildiği gibi yürümeğe başladı.

Derken yolculuk bitti ve denizden karaya çıktılar. Yahudî, İbrahim El-Havvas Hazretlerine dedi ki:

— Efendi, seninle sohbette bulunmayı, sana arkadaş olmayı arzu ediyorum, ama bir şartla: İkimiz de mescide girmiyeceğiz. Çünkü ben cami ve mescidleri sevmem. Aynı zamanda havraya dâ girmiyeceğiz. Çünkü oraya girmeyi de sen sevmezsin. Herhangi bir bildik şehre de girmiyeceğiz. Çünkü bu durumda halk bir müslüman bir yahudiye arkadaşlık etmiş, onu dost seçmiştir, derler. Beraber çölde, bayırda, tenha yerlerde dolaşacağız ve beraberimize hiçbir yiyecek maddesi de almayacağız. İşte şartım bunlardır! Ne buyurursunuz?


İbrâhim El-Havvas Hazretleri:

— Dediğin gibi olsun, diye cevap verdi.

Böylece çölde, dağda, bayırda, tenha yerlerde dolaşmaya başladılar. Aradan üç gün gibi bir zaman geçmesine rağmen ikisi de hiçbir şey yemedi. Kuytu bir yerde oturup dinlendikleri sırada bir köpek ortaya çıktı, ağzında üç ekmek bulunuyordu, yahuidiye doğru yaklaştı ve ekmekleri onun önüne koyup ayrıldı. Yahudi kendisine gönderilen bu ekmekleri yedi, fakat İbrâhîm Havvas'a bir şey vermedi. İbrahim Havvas Hazretlerini şimdi dinleyelim:

— Yahudi beni sofraya davet etmedi, bir lokma olsun bana uzatmadı. Ben de sesimi çıkarmadım ve aç bir vaziyette kaldım. Çok geçmedi, çok yakışıklı, belki insanların en güzeli ve en yakışıklısı diyebilirim, bir genç çıkageldi, çok güzel kokuyordu. Yüzünün güzelliğini anlatamam, çok tatlı bakışları vardı. Elinde, o güne kadar bir benzerini göremediğim yiyecek maddeleri bulunuyordu. Onları getirip benim önüme koydu ve ayrıldı. Karnımı doyurmak istediğimde yahudiyi de davet ettim, ama gelmedi. Ben yalnız başıma yedim. Bunun üzerine Yahudi bana şöyle söyledi:

— Ya İbrahim! Şüphesiz ki ikimizin de dini hak üzere bulunuyordur. Her iki din de insanı Hakk'a eriştiricidir. Her ikisinin de manevî feyiz ve semeresi vardır. Ancak ne var ki sizin dininiz daha ince, daha zarif, daha güzel ve daha parlaktır. Bu sebeple dininize girmek istiyorum, beni kabul eder misin?

— Memnun olurum, dedim. O da Kelime-i Şehadeti getirip Müslüman oldu. Böylece tahkika erişmiş arkadaşlarımızdan biri sayıldı ve halkamızda yer aldı.



Ahmed bin Mübarek diyor ki:

Bu hikâyeyi Şeyhim Abdülâziz Debbağ Hazretlerinden sordum, ne buyurursunuz? dedim. Bana şu cevabı verdi:

— Babalarının ocağı boş kalsın yahudilerin. Şeytanlardır ki onlarla oynuyor, onlar da bu hârika hâdiseleri görünce dinlerine bağlayıp ibâdetlerine bir ölçü ve karşılık olarak görüyorlar.

Sonra şeyhim yukarıdaki açıklamasına devam ederek buyurdu ki:

— Ben yukarıda ehl-i hak ile ehl-i bâtılın hallerini anlattım. Bunun ötesinde kişinin arzuladığı bir cihet yoktur. (Yâni bir kişi ya hak ehlindendir, ya da bâtıl ehlindendir.) Allah daha iyisini bilir.



El İbrîz
Eş-Şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri

Demir Kitabevi


İslamdan Önceki Devirlerde Kadının Durumu



«Sen, İslâmın doğuşu ile hürriyetine kavuşan, Kur'an-ı Kerim'in gelişi ile kıymetin zirvesine ulaşan Hazret-i Muhammed Mustafa Sallallahu Aley­hi ve Sellem'in yüce hükümleriyle şe­ref kazanan muhterem kadınsın...»





Arabistan'da İslâmdan, önceki devirlerde kadının duru­mu yürekler acısı bir hal arzetmekte idi. Kız evlâtları diri diri toprağa gömülüp öldürülüyorlardı. Kadın mirastan mahrum bırakılmıştı. Kocası ölen bir kadına ceketini ilk atan kimse ona sahip çıkardı. Erkek ceketini kadının üzerine attı mı artık o kadına kayıtsız şartsız sahip olurdu. Kadına hürriyet hakkı ta­nınmazdı. Vicdan hürriyeti bakımından kadın erkekten çok aşağı bir yerde tutulurdu! Kız çocuğu ailede manevî yönden bir ar, bir yüz karası, maddî bakımından ise bir yük telâkki edilirdi. Bunun içindir ki, ailede sonsuz haklara sahip olan baba, kızını diri diri toprağa gömüp öldürmekte serbestçe hareket edebilirdi. Kızını bu şekilde öldürmekte hiç bir mahzur görül­mediği gibi, bu şeni işinden dolayı da herhangi bir cezaya çarptırılmaz, insanlar tarafından yadırganmazdı.

İslâm dini kısaca zikrettiğimiz ve kadınların tarih boyuncu maruz kaldıkları çeşitli kötü muamelelerden bir nebzesi olan bunları ve bunlara benzeyen hususlardan kadının aleyhinde işleyen kanun, örf ve âdetleri kökünden kazıyıp yok etmiştir. Kadına toplumdaki her türlü hakkını vermiştir. Bu gerçekle­rin ışığı altında, kadın hakları konusunda İslama iftira edip dil uzatanların ne kadar sapıtmış ve sapıttırılmış oldukları mey­dana çıkmış olur.




İslamda Kadın, Tesettür, İzdivaç
Hüseyin Suudi Erdoğan

Çile Yayınları




30 Kasım 2016 Çarşamba

Ölüm




Ebu Hüreyre (r.a.) den Resulullah (s.a.v.)'ın şöyle dediği rivayet olundu:

- Kıyamet gününde ölüm getirilip (köprünün) başında durdurularak:
- "Ey Cennet ehli!" denilir. Bunu işiten cennet ehli oldukları yerden çıkarılmaktan korkarak ve tüyleri ürpererek bakarlar. Sonra;

- "Ey cehennem ehli!" denilir. Bunlarda bulundukları cehennemden çıkarılacaklarına sevinerek sevinçle bakarlar. O sırada:

- "Bunu tanıyor musunuz?" denilir. Hepsi birden:
- "Evet, bu ölümdür" derler. Bunun üzerine ölüm boğazlandıktan sonra her iki gruba da:
- "Herkes olduğu yerde ebedi kalıcıdır. Asla ölüm yoktur." denilir.




Tergib Ve Terhib
Hadislerle İslam

Telif: İmam Hafız El-Münziri

Huzur Yayınevi




29 Kasım 2016 Salı

En Büyük Günahlardan




Abdullah ibn Amr (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S):

- "Büyük günâhların en büyüğünden birisi, kişinin anasına babasına la'net etmesidir" buyurdu.

Kendisine orada bulunanlar tarafından:

- Yâ Rasûlallah! İnsan anasına babasına nasıl la'net eder? denildi.

Rasûlullah:

- "O kimse birisinin babasına söver, o da karşılık olarak onun babasına söver; yine o kişi birisinin anasına söver, o da karşılık olarak onun anasına söver" buyurdu.




Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken



28 Kasım 2016 Pazartesi

Irz, Namus, Hayâ Ve Tesettür




Tanzimat’tan bu yana Batılı olmaya ve modern görünmeye çalıştık. Böylece ilerleyeceğimizi ve medenî olacağımızı zannettik. Hâlbuki umulanın tam aksiyle karşılaştık. Irz, namus, hayâ gibi hasletlerimizle beraber insanlığımızı da kaybettik. Çünkü asıl medeniyet kaynağı olan İslâmî hayattan uzaklaştık. Basının ve medyanın bildirdiklerine göre, kadınlara sataşma ve saldırılar artmaktadır. Nitekim 1992 yılında İstanbul’da gelir ve tahsili orta ve yüksek seviyede olan 500 kadınla, son senelerin moda tabiriyle, “cinsel taciz!” üzerine yapılan bir anketin neticeleri, insanı dahşete düşürecek seviyededir!


Kadınların;
— Size elle veya sözle sarkıntılık yapıldı mı? sorusuna, yüzde 76’sı “Evet” demiştir.

— Lâf atıldı mı? sorusuna da, yüzde 98’i “Evet” diye cevap vermiştir.


Emniyet Genel Müdürlüğü’nden alınan bilgiler de hiç içaçıcı değildir. Hatta “Çağdaş Hayatı Destekleme Derneği” bile bu vaziyetten bîzardır.


Fatih devrine gitmeye gerek yok 50-100 sene evvel bile böyle vakalar, şimdikine nazaran yok denecek kadar azdı. Bir sarkıntılık ve tecâvüz olsa, kıyâmet kopardı. Peki, nasıl oldu da biz bu hâle geldik?!

İşte kısa cevabı:

Tesettüre riayet etmez olduk. Kadın ve kızlarımız, evden dışarı çıkarken şık görünmeye, cazip olmaya çalıştılar. Bunun için de açık-saçık, daracık kıyafetler giyindiler. Yetmiyormuş gibi, bir de “baştan çıkartıcı” parfümler süründüler. Bu halleriyle işlerlerinde ve çeşitli müesseselerde erkeklerle beraber çalıştılar. Sokaklarda gezdiler, erkeklerle karışık tıkış-tıkış kalabalık umumî vasıtalara bindiler... Elbette bu hâl erkeklerin dikkat nazarlarını çekecek, duygulanmaya ve tahrike sebep olacaktı... ve oldu da.


... Bizi dîni millî terbiyemizden uzaklaştıran ana sebep, Batılılaşma ihtirâsıydı. Bütün yayın organları dinîmizin haram kıldığı kılık-kıyafeti âdeta teşvik etti. Hatta bazıları çıplaklığa özendirdi. Hayâ ve sıkılma hissi kalmadı. Vatandaşımız evde, yolda, iş yerlerinde şehvanî hislerin zehirli oklarına hedef oldu.


Hâlbuki dinimiz, kadınların örtünmelerine, namahrem erkeklere haram yerlerini göstermemelerine, erkeklerin de harama bakmamalarına çok büyük ehemmiyet verir. Zira böyle bir günah, sadece fizikî ve dünyevî bir zarara sebep olmakla kalmıyor; kalbi, ruhu kısacası manevî bünyeyi de yaralıyor, hatta tahrîb ediyor. Bu bakımdan İslâmiyet, kadının zaruret ve ihtiyaç olmadıkça evinde oturmasını, dışarı çıkma mecburiyetinde kalırsa örtünmesini emreder.


Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “(Habibim!) Mü’min erkeklere de ki, gözlerini (kendilerine helâl olmayan şeylerden) kapayıp sakınsınlar.” (1)

Bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor: “Kadın avrettir, (örtünmesi/korunması gerekli mahremlerdendir). Dışarı çıktığı vakit şeytan onu tâkip eder. Kadının Allah’a en yakın hâli, evinde bulunduğu zamandır.” (2)


Ahzab suresi 59. âyet-i kerimede de şöyle buyuruluyor: “Ey Peygamber! Kendi hanımlarına, kızlarına ve Müslüman kadınlara söyle ki: ‘(Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış elbiselerini üzerlerine örtsünler. Bu onların (iffetli) tanınmaları, eziyet edilmemeleri için daha uygundur...”

İslâmiyet, cihanşümul bir dindir. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Bu bakımdan İslâm’ın emir ve yasaklarından, kim olursa olsun, ne kadar uzak bir hayat yaşarsa, o kadar zarar görür huzursuz olur.


Cinsî ta’cizin de teknoloji ile gelişme ve ilerlemeyle filan bir alâkası yoktur. Sadece açık-saçıklık, harama-helâle riâyet etmemekle, kısacası Cenâb-ı Hakk’a isyan nisbeti ile alâkalıdır. Elbette bu hâl medeniyet değil, denaettir, gelişme değil düşüştür, hatta insanlığın yüz karasıdır. Bu ve benzeri ahlâksızlıklardan kurtulabilmenin çaresi de; insanımızda, hususiyle gençlerimizde ırz, namus ve hayâ duygularının geliştirmesidir. Bunun için de imanlarını kuvvetlendirmemiz gerekir. Çünkü “hayâ imandandır.” Hayâdan yoksun olan bir insandan her şey beklenir.


Kadın ve kızlarımıza açık-saçık giymenin zararları, erkeklerle karışık sürdürülen hayatın tehlikeleri hatırlatılmalı; erkeklere de harama bakmanın, sadece cinsî tâ’ciz ve tecâvüz gibi tahrîbâtları tevlid etmediği, bilhassa iman mahalli olan kalbi yaraladığı, imanı zayıflattığı; dolayısıyla âhirete ait ebedî bir zarara sebebiyet verdiği anlatılmalıdır. Günahkârlar için cehennem azabının şiddet ve dehşeti, küçük yaştan itibaren zihinlere iyice yerleştirilmelidir ki, insanımız bundan sakınıp korunmanın yollarını arasın. Dünya ve âhiret saadetini yakalayabilsin.




"Kâsiyâtün - Âriyâtün..."
Başlıkta zikrettiğimiz kelimeler bir hadîs-i şerifte geçmekte ve zamanımızdaki çığırından çıkmış kadın giyim-kuşamının ölçüsüzlüğünü ifade etmektedir. Sözü fazla uzatmadan, hadîste geçen bu kavramların izâhına ve günümüze ışık tutan cihetlerine bir göz atalım...


“Kâsiyâtün!..” Kadınlar giyinmişler. Evet, giyinip kuşanmışlar. Ancak yine de “âriyâtün!” uryandırlar. Yani çıplaktırlar, tesettürlü sayılmazlar. Çünkü kadının giyinip örtünmesinden maksat, bedenindeki cazibesini gizlemesi, bakanları tahrik etmemesidir. Hâlbuki bugün, moda adı altında sunulan bu giyimler; öylesine dar, ince ve kısa ki, bedendeki cazibeyi gizleme şöyle dursun, aksine daha da tahrik edici hale getiriyor... Hatta olmayan “özellik” ve güzelliği bile var gibi gösteriyor. İşte bu yüzdendir ki, böyle tahrikçi bir giyim-kuşam içinde olan kadın, görünüşte “kâsiyâtün” (giyinmiş) de olsa, gerçekte “âriyâtün” yani çıplaktır. Zira çıplakken yapacağı tesiri bu giyimle yapıyor, benzeri fitneyi, bu sözde giyimle de uyandırabiliyor.


Evet, zamanımızda kadınların bir kısmında öylesine bir örf, âdet anarşisi yayılmış vaziyette ki, bunlar kendilerini bağlayacak belli bir ölçü ve kaide tanımazlar, bir bakıma sınırsız bir hürriyet arzusundadırlar. Bu bakımdan kendileri, “mâilâtün”dürler, yani meylederler. Sonra da, “mümilâtün”dürler, kendilerine meylettirirler. Giyim-kuşamları, tutum ve tavırları ile kendilerine bakanları meylettirir, cazibelerine takarlar. Hâlbuki Müslüman bir hanım “özellik” ve güzelliği; kimseyi kendine meylettirmemesi, kendisinin de kimseye meyletmemesi, sadece ve yegâne meyledeceği kimsenin nikâhlısı olmasıdır. Nikâhlısının dışındakilere ne kendisi meyleder, ne de kendisine meyledilmesinden memnuniyet duyar.


Hulâsa, imanlı bir kadın, inandığı kimselere benzemek ister. Resûlüllah’ın (s.a.v.) kızı aziz evlâdı Fâtıma (r.anhâ) vâlidemize kulak verir... Onun tarif ve tavsiyelerine uyar. O ise;

— Hanımların hayırlısı hangisidir? sualine şöyle cevap veriyor:

— Hanımların hayırlısı, kendisi yabancı erkeğe bakmayan, yabancı erkeği de kendisine baktırmayandır!..





Tesettürde Gâye Nedir?


Hazret-i Âişe (r.anhâ) vâlidemiz anlatıyor:

“Allah Teâlâ muhacir kadınlara rahmet eylesin. ‘Kadınlar, baş örtülerini yakalarının üzerini (örtecek şekilde) koysunlar’(3) âyet-i kerîmesi indiği zaman, örtülerini (kenardan) yırtarak onunla (örtülmesi gereken diğer yerlerini de) örttüler.” (4)


İslâm’ın başlangıcında kadınlar, kılık-kıyafetçe cahiliye devrinin örf ve âdetlerine uyuyorlardı. Bu emir üzerine saçlarını-başlarını, kulaklarını-boyunlarını, gerdanlarını-göğüslerini açık tutmayıp derhal örtmeye başladılar.


Müfessirlerin nakline göre, Cahiliye kadınları da başörtüsü kullanıyorlardı. Fakat İslâm’ın emrettiği tarzda ve ölçüde değildi... Ya saçlarını tam örtmeyecek şekilde başlarına takarlar veya enselerine bağlarlardı. Yakaları önden açılır, gerdanları ve gerdanlıkları açığa çıkardı. Zînetleri ve zînet mahalleri görünürdü. Demek ki, son zamanlarda “modernlik-çağdaşlık” sayılan açık-saçıklık, böyle eski bir Cahiliye âdeti imiş... İslâmiyet, böyle açıklığı yasaklayıp, başörtülerinin yakalar üzerine indirilmesini emrederek tesettürü farz kılmıştır. Görüldüğü üzere bu emirde; tesettürün yalnız farziyeti değil, kendine mahsus usûl ve hudûdu da gösterilmiştir.


Cahiliye döneminde ictimaî hayatta, kadın-erkek ihtilâtı esastı. Yani karışık bir halde yaşıyorlardı. Bu hayat tarzı, İslâm’da cinsler arasındaki ayırımı ve kadın kıyafetini tanzim eden Nûr sûresinin 30-31’inci âyetleri gelinceye kadar devam etti. Bu ayetlerin inzalinden sonra ise, cahili âdetlerinin yerine, derhal İlâhi ahlâk esasları kaim ve hâkim oldu.


Tesettürle alâkalı bu iki âyet-i kerîmenin tam olarak meâlleri şöyledir: “(Habîbim), mü’min erkeklere söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, kendileri için çok temiz (bir hareket)dir. Şüphesiz ki Allah, (kullarının ne) yapacaklarından hakkıyla haberdardır.

“Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Görünen kısımları (yüz ve eller) müstesna olmak üzere, zînetlerini (ve zînetlerinin bulunduğu mevzileri ki; baş, kulak, boyun, göğüs, bazu, kol ve ayaklarını) açmasınlar. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zînetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zînetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe edin ki, korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız.”



Hâsılı, bozuk bir cemiyette kurtuluş ümidi olmaz. Cemiyetin bozukluğu da hem erkeklerin hem de kadınların müşterek kusur ve hatalarındandır. Bundan dolayı, başta erkekler olmak üzere bütün mü’minler, imana zarar veren, cahiliye izleri taşıyan kusur ve hatalardan tevbe ile Allâh’a dönüp O’nun yardımına sığınmalıdır... Emir ve yasaklarına da dikkat ve hassasiyet göstermelidirler ki, topluca kurtuluşa erebilsinler.


Tesettürün hikmet ve gayesini ise, Rabbimiz (c.c.) şöyle beyan buyuruyor:

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle: (Bir ihtiyaç için evlerinden dışarı çıktıkları zaman) cilbablarını (dış örtülerini, manto-pardesü gibi ) üzerlerine alsınlar. Bu onların tanınmaları ve incitilmemeleri için en elverişli olanıdır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok rahmet edicidir.” (5)

Görülüyor ki bu âyet-i kerimede de emir, sadece Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’in hanımlarına ve kızlarına değildir. Nûr sûresinde olduğu gibi, diğer bütün mü’min kadınlar da bu emrin muhâtabıdırlar.


Cahiliye devrinde Araplar’da tesettür âdet değildi. Kadına hürmet yoktu. Kadınlar arasında da, erkeklerin dikkatlerini çekmek için, göz alıcı biçimde açılıp saçılarak meydanlara çıkan, orta malı olanlar tabiî ki vardı. Bundan dolayı da kız çocuklarını diri diri gömenler olmuştu. İslâmiyet ise kadının şânını-şerefini, iffet ve ismetini vakar ve haysiyetini yükseltiyordu... Ve Müslüman kadınların, hiçbir şekilde eziyete uğramamaları için Cenâb-ı Hak, ‘... Cilbâb(6) larını (dış örtülerini) üzerlerine alsınlar’ buyuruyor. Bu âyet-i kerimeler inzal olduğunda, örtünme emrine, istisnâsız bütün Müslüman kadınlar derhal uyup tatbik etmişlerdir.


İşte bu tesettür, onların tanınmalarına, âdi ve ahlâksız kadınlardan vakar ve iffetleriyle seçilerek hürmet edilmelerine; dolayısıyle incitilmemelerine münasip ve elverişli olan biçimdir.


Gerçi eziyeti kendilerine davet edecek, sataşılmaktan hoşlanacak olan içi bozukların bu hâline tesettür mâni olacak değildir. Fakat imanlı, ahlâklı ve temiz kadınların; pis ve çirkin bakışlardan, yuvalarında-mahfazalarında gizli inciler gibi korunmalarına en uygun olan tarz da budur. (7)




Müslüman Erkek Ve Kadının Giyim-Kuşamı Nasıl Olmalı?

İmam Ahmed ve Ebû Dâvud’un Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet ettikleri bir hadîs-i şerifte Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

"Kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına lânet olsun."


Metâlibü’l-Mü’minîn isimli eserde de, ‘Kadın erkeğe benzememelidir, erkek de kadına... Şayet benzerlerse, her iki grup ta mel’undur’ denilmektedir.


“Fakîr(8)e göre (İmâm-ı Rabbâni hazretleri kendi zât-ı âlilerini kastediyor) doğru olan; erkeklerin kadınlara benzemesi yasaklanınca, hüküm, (bulunulan yerdeki) kadınların (giyim-kuşamdaki örf ve) âdetlerini bilmeye kalır. Bu durumda bakarız; bir yerde kadınlar, (meselâ) yakası göğüse doğru açılan gömlek giyiyorlarsa, orada münâsip olan, -kadınlara benzememek için- erkeklerin omuzdan açılan gömlek giymeleri gerekir. Ama bir yerde, kadınlar omuza doğru açılan gömlek giyiyorlarsa, orada da erkekler göğüse doğru açılan gömlek giyerler...


“Kur’ân-ı Kerim’de, ‘Her birinin bir yönü vardır, o ona yönelir’ buyurulmuştur. (9)





Meselenin Özü


İslâm dini, giyim-kuşam, kılık-kıyâfet mevzuunda hususi bir şekil getirmemiştir. Her beldenin, her mahallin insanlarının, kendilerine mahsus örf, âdet ve gelenekleri vardır. Bu itibarla giyim-kuşamda ölçü, dinî sınırlar çerçevesinde, kadın ve erkeğin birbirlerine benzememeleridir.






DİPNOTLAR

(1) Nûr sûresi, 30.
(2) Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, 1, 227.
(3) Nûr sûresi, 31.
(4) Ebû Dâvud, Sünen, Libas, 4102.
(5) Ahzab sûresi, 59.
(6) Cilbâb; kadınların, elbiselerinin üzerine giydikleri, vücutlarını baştan aşağı, tepeden tırnağa örten her çeşit dış elbisenin adıdır.
(7) Kaynaklar: Muhtelif tefsir ve hadîs serhleri.
(8) Fakîr, kelime olarak yoksulluk demek. Tasavvufta ise, mâneviyat erbâbının Hak’ta fâni olması ve her hâlükârda kendini ona muhtaç bilmesidir. “Ey insanlar, sizler fakirsiniz; Allâh’a muhtaçsınız” (Fâtır s., 35/15) İki türlü fakr vardır: 1) Sûrî fakirlik: Kişinin malı mülkü olmaması. 2) Mânevî fakirlik: Kişinin kendisini mutlak surette Allâh’a muhtaç bilmesi, varlıklı olma ile yoksul olma hallerini müsavi görmesi, olunca şımarmayıp olmayınca da üzülmemesidir.
(9) Bakara sûresi, 148; el-Mektûbat, İmâm-ı Rabbâni, 1, 313.





27 Kasım 2016 Pazar

Rüya





Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


Size Ne Verdiyse Onu Alın, Size Ne Yasak Ettiyse Ondan Da Sakının



Alkame şöyle demiştir; Abdullah ibn Mes'ûd, döğün yapan, yüzlerindeki tüyleri yoldurtan, güzellik için ön dişlerinin aralarını yontturan ve Allah'ın yarattığını değiştiren kadınlara la'net etmişti. (Bu la'netleme Esed oğullarından Ümmü Ya'kûb denilen kadına ulaştı.) Bunun üzerine Ümmü Ya'kûb, Abdullah'a:
—  Bu la'netleme nedir? dedi.

Abdullah:
— Ben Rasûlullah'ın la'net ettiği kimselere neye la'net etmeyeceğim? Hem bu Allah'ın Kitâbı'nda var! dedi.

Kadın:
—  Vallahi ben Mushaf'ın iki kabı arasında ne varsa okudum, fakat onu bulamadım, dedi.

Abdullah:
— Vallahi eğer sen onu gerçekte okuduysan, muhakkak onu bulmuşsundur: "Ve mâ âtâkumu'r-Rasûlu fe-huzûhu ve mâ nehâkum anhu fe'ntehû ( = O Rasûl size ne verdiyse onu alın, size ne yasak ettiyse ondan da sakının)' (el-Haşr: 7) âyetidir, dedi.



Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


İyilik Kötülük




Lokman a.s.: "Kötülük kötülükle söndürülür diyen yalan söylemiştir. Eğer bu kişi sözünde samimi ise bir ateşin yanında başka bir ateş yaksın. Bakalım bunlar birbirini söndürecek mi? Bilakis su ateşi söndürdüğü gibi, kötülüğü de iyilik söndürür."




Tenbihü'l Muğterrîn
Selef-i Sâlihînin Evliyâullahın Yüce Ahlâkı Hikmetli Sözleri

İmam Abdülvehhab Şârânî
Bedir Yayınevi






26 Kasım 2016 Cumartesi

Gıybet




"Kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin. Sizden herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah'tan korkun. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, çok merhametlidir." (el-Hucurât: 12)



Gıybet, bir kimsenin yokluğunda hoşlanmayacağı birşey söylemektir. Peygamber (S):

- "Gıybet nedir bilir misiniz?" buyurdu.

Sahâbîler:

- Allah ve Rasûlü en bilendir, dediler.

- "Kardeşini hoşlanmayacağı birşey ile anmandır." buyurdu.

- Ya söylediğim kardeşimde varsa? denildi.

- "Eğer söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun. Ve eğer söylediğin onda yoksa o vakit ona iftira etmiş olursun" buyurdu ki, bunu Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Neseî ve diğerleri de zikretmişlerdir...




Âyet gıybetin tab'an, aklen ve şer'an çirkinliğini tasvirdir. Gıybet edilen kimse gâib olup, söylenen söze şuuru bulunmamak ve o anda müdâfaa edecek vaziyette olmamak hasebiyle bir ölü, hem de kardeş olan bir ölü ve o vaziyette onun kötülüğünü söyleyerek gıybet ile haysiyetine saldırmak bir ölünün etlerini parçalayıp yemek kabilinden bir canavarlık olmak üzere tasvîr olunuyor... (Hakk Dîni).


Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken



25 Kasım 2016 Cuma

Fakirse Borç Ver, Zenginse İste




Bir mürit, bir pîre:
-  İnsanların devamlı ziyarete gelmesinden çok zahmet çekiyor ve gelip gitmeleri yüzünden kendime zaman ayıramıyorum, ne yapmalıyım? diye sordu.

Pîr şöyle cevap verdi:
- Gelen fakirse ona borç verip kendine borçlu kıl; yok zenginse ondan bir şeyler iste ki bir daha senin etrafında dolaşıp yanına gelmesinler. Çünkü borçlular borcunu, zenginler ise istediğin şeyi vermemek için korkularından bir daha yanına uğramazlar. Dolayısıyla böylece ikisinden de kurtulursun.




Gülistan'dan Seçmeler

Hazırlayan: Ozan Yılmaz
Hasbahçe



24 Kasım 2016 Perşembe

Söz Ve İş Hususunda İnsanlar Dört Kısma Ayrılır





Şu var ki, söz ve iş hususunda insanlar dört kısma ayrılırlar.

Birincisi, iş görmeyip çok söyleyenler. Bunlar münafık veya geveze takımıdırlar. 
İkincisi, konuşmaz, fakat iş yapar. Bunlar civanmert, yüksek ahlak takımıdırlar. 
Üçüncüsü, hem söyler hem iş yapar. Bunlar alelâde kişilerdir. 
Dördüncüsü ne söyler, ne iş yapar. Bunlar ise, en alçak, en fena olanlardır.




Kelile Ve Dimne
Beydeba

Bedir Yayınevi



23 Kasım 2016 Çarşamba

Kilise Müziği Yerine Tasavvuf Müziği



Sirkeci Hoca Paşa Camii avlusunda, Regaib Kandili kutlamaları çerçevesinde, kadın erkek karışık müzisyenler tarafından “tasavvuf müziği” konseri verilmesi rezaletinden sonra, biraz da tasavvuf müziğinin dinimizdeki yerinden bahsetmek istiyorum.

Asırlardır, kandil geceleri, Kur’an-ı kerim okunarak, namaz kılınarak, mevlid okunarak, fakir fukara sevindirilerek ihya edilirdi. Artık bunlar geride kalacakmış. Batı ile her konuda “diyalog” kuruyoruz ya, dinlerarası “hoşgörü” tesis ediyoruz ya, bunun için onlara dini açıdan da benzememiz, uyum içinde olmamız lazımmış. Madem ki onlar Kilisede, ibadet olarak “Kilise müziği” çalıyorlar, bizim de, aynı gaye ile “tasavvuf müziği” çalmamız gerekiyormuş. Bundan böyle, kandil geceleri böyle kutlanacakmış!

Daha önce de, ilahiyatçı bir profesör yazısında, “Camilerde, resim sergileri açılmalı, klasik müzik, tasavvuf müziği konserleri verilmelidir. Yirmi birinci yüz yılda yaşıyoruz, dinde de değişim şart. Bunun için Kur'an felsefeleşmeli, Kur'an tefsirleri yeniden gözden geçirilmeli, zamana göre yeniden yorumlanmalıdır. Ben Londra’da kilisede, felsefe konuşmaları, Beethoven ve Mozarttan örnekler dinledim. Resim sergileri izledim. Kilisede olanlar, camide de olmalıdır.” diyordu.

Bütün bunlar, dinde reform yapılarak İslamiyetin protestanlaştırılması, kiliseye benzetilmesi gayretleridir. Halbuki müziğin her çeşidi Hıristiyanlık da dahil bütün dinlerde yasaktı.

Hıristiyanlık gibi bozulmuş, aslından uzaklaşmış dinlerde, ruhlar beslenemediği için, müziğe yönelindi; nefse hoş gelmesi ruhanî tesir sanıldı. İncilin yasakladığı müziği, papazlar, Hıristiyanlığa soktu. Bu şekilde Kilise cazib hale getirilmeye çalışıldı.

Batıdaki müzik, Kilise müziğinden doğdu. Bugün yeryüzünü kaplıyan bozuk dinlerin hemen hepsinde, müzik ibadet hâlini almıştır. Müzikle, nefsler keyiflenmekte, şehvânî duygular rahat bulmakta, ruhun gıdası olan ibadetler unutulmakta, insanları, alkolikler ve morfinmanlar gibi gaflet içinde, uyuşuk yaşatmakta, böylece çok kimsenin ebedî saadetten mahrum kalmasına sebep olmaktadır. Dinimiz insanları bu felaketten korumuştur. Eğer müzik dine girerse, bu dinin gerçek İslamiyetle bir ilgisinin kalmadığını anlamalıdır.

Aletsiz, çalgısız nağmeli sese teganni denir. Alet ile, çalgı ile birlikte olan insan sesine gına yani müzik denir. Gına haramdır. Gına ve teganni hakkında hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “İlk teganni eden şeytandır.” (Taberânî) “Gına, suyun sebzeyi yeşertmesi gibi kalbde nifak hasıl eder.” (Beyhekî)

Dinimizde tasavvuf müziği diye bir şey yoktur. Müzik, azgın nefsin gıdası, ruhun zehiridir. Kalbi karartır. İslâmiyetten ve tasavvuftan haberi olmayan kimseler, dini, dünya kazançlarına alet edip tasavvufa, hatta ibâdetlere, mistik bir hareket olarak müzik sokmuşlardır. Müzik ile, ney ile ilgileri olmamasına rağmen, Mevlana hazretleri gibi tasavvuf büyüklerini de kendilerine alet etmişlerdir.

Kitab-ül-kırare’deki hadis-i şerifte, kıyamet alametleri sayılırken, “Kur'an-ı kerim mizmardan, yani çalgı aletlerinden okunur. Tecvid ile, güzel okuyanları, dine uyan hafızları dinlemeyip, musiki ile şarkı gibi okuyanları dinlerler” buyuruluyor. (Tergib-üs-salât)


İbni Arabi hazretleri (Müsamere) adındaki kitabında diyor ki:

Hadis-i şerifte, “Bir zaman gelir ki, müslümanlar birbirlerinden ayrılır, parçalanırlar. Dinden uzaklaşıp, kendi düşüncelerine, görüşlerine uyarlar. Kur'an-ı Kerimi mizmarlardan şarkı gibi okurlar. Allah için değil, keyif için okurlar. Böyle okuyanlara ve dinleyenlere hiç sevab verilmez. Allahü teâlâ bunlara lânet eder. Azab verir” buyuruldu.

Derin âlim, şeyh-ul-islâm Ahmed ibni Kemal efendinin Kırk Hadisinin tercümesinde, 39. hadis-i şerifte, “Mizmarları kırmak için ve hınzırları öldürmek için gönderildim” buyuruluyor. Mizmar, düdük ve bütün çalgı aletleridir. Bu hadis-i şerifin manası, her çeşit çalgıyı ve domuz eti yemeği yasak etmek için emrolundum, demektir.

İlahileri, mevlidi,. Salevatı şerifleri, çalgı ile, ney çalarak okumak tehlikeli bid'attir. İnsanın dinden çıkmasına sebep olur. Resulullah efendimiz, geldiği bir evde, küçük kızlar def çalıp şarkı söylüyorlardı. Şarkıyı bırakıp, Resulullahı def çalarak övmeye başladılar. “Benden bu şekilde bahsetmeyin! Beni övmek (mevlid, ilahi) ibâdettir. Eğlence, oyun arasında ibâdet caiz değildir” buyurdu. (Kimya-i saadet)

Dinimize göre, müzik ile ibadet, necasetin, idrarın zemzem ile karıştırılması gibidir. Dolayısıyla, samimi bir Müslümanın yapacağı iş değildir. Bu tür teşebbüsler, dine Hıristiyanların ibadetlerini sokarak İslamiyeti bozmak isteyen sinsi düşmanların, art niyetli kimselerin işidir.



Dinler Arası Diyalog Tuzağı Ve Dinde Reform
Mehmet Oruç


Kitabın tamamını BURADAN okuyabilirsiniz.